28 Eylül 2007 Cuma

BULUTLU BİR GÜNDE YÜRÜYORUM...

BULUTLU BİR GÜNDE YÜRÜYORUM...




Bulutlu bir günde yürüyorum. Caddelerdeyim. Şehir büyük bir şehir ve caddeler büyük caddeler. İnsanlar görüyorum. Bunlar büyük şehrin insanları. Hafif meşrep bir durgunluk söz konusu. Yada benim uykum geldiğimden her şeyi bu durağanlık kisvesi altında görüyorum. Yoruldum mu? Bunu bilemiyorum. Çünkü fazla yol yürümemiş olsam gerek. Ama ayaklarım beni istediğim yere götürmekte zorlanıyorlar. Gözlerim hafiften kısık. Bakamıyorum. Boğazımda bir suçluluk ukdesi gömemiyorum. En nihayetinde ise otomatik dinamiklere bürünmüş ayaklar. Bir ileri bir ileri, ilerliyorum.


Bulutlu bir günde yürüyorum. Bulutlu çünkü bugün güneş kendini beyaz perdelerin arkasına gizlemiş. Bulutlu bir gün çünkü yerler az önce yağan yağmurun izlerini hala kurutamamış. İnsanlar hala yerlere bakıp az önce bir yağmurun buralardan geçtiğini anlayabilsinler diyedir diye düşünüyorum.


Şimdi bakalım ayaklarımız bizi nerelere getirmiş. Şöyle bir etrafıma bakmak gerekiyor. Bir çay

bahçesindeyim sanırım. Önümde bir masa ve üstünde bir bardak kuşburnu duruyor. Bunu ben mi söyledim acaba. Belki kendi kendine gelmiştir. Etrafım etkileyici bir çevre düzenlemesine sahne olmuş. Yeşil tonları baharında çıldırtıcı kokusuyla kendilerini tarifsiz akışlara kaptırmışlar. Bunu anlatamadım. Yani kısaca yeşil renkler bir harikaydı ve yeşil renklerle donanmış çevreler harikaydı.


Elimde bir sigara var. Gözlerim birden az ötemde bir banka oturmuş liseli genellemesini kullanacağım aşıklar çarpıyor. Birbirlerine aşık mılar bunu bilemem tabi. Ama ne konuştuklarını merak etmiyorum desem pişman olurdum şüphesiz. Sonra onları görüş alanımın dışına itecek şekilde döndürüyorum yüzümü. Arka çaprazımda bir bey tek başına oturuyor. Çay bahçesindeyiz ikimizde. Bana bakıyor gibime geliyor. Belki de bana bakıyordur.


Karşıda çay bahçesinin karşı ki bölümünde ki bu bölünmeyi sağlayan bir kanalet mevcut aralarında, her hallerinden üniversiteli oldukları belli olan sevgililer el ele kol kola boyun boyuna birbirimizle kaynaşıp birbirimizde eriyelim oyununu oynuyorlar. Onları sanırım umursamamam gerekiyor. İşte umursamıyorum. Derken bir iki yudum alıyorum kuşburnu çayımdan. Biraz soğumuş denebilir. Ve sigaramdan. O hala sıcak.


Şimdi kalkmam gerekiyor.-nedense!. Kalkıyorum. Masamın üzerinde bitmiş,tükenmiş bir vaziyette boşluğun varlığını meydana getirmeye çalışan bir boş bardak duruyor. Elbet içindekini-her neydiyse artık o, biri içmiş. Bu biri ben olabilir miyim. Bunu hatırlayamayacak kadar yorgunum.-gerçekten mi?, yalandan yorgunum. Yani beni yoracak bir şeyler yapmadığıma göre yalancıktan yorgunum. Yani ben doğarken yorgun doğmuşum zaten.


Evet kalkıyor ve masanın üzerinde boşluk oluşturan-bunu daha önce belirtmiştik, bardağı çay tablasıyla birlikte-bu ikisi ayrılmaz ikili,elime alıyorum-sanki başka bir yerime alma imkanı varmış gibi yapıyorum bunu, mağrur,sefil,devşirme adımlarla bir ne gibi desem ne gibi, şu gibi ki; bir mağara ağzı gibi bir yerden tabi bir mağara ağzı olamaz çünkü iki tarafı da açığa çıkıyor, sizi gizemlerin kol gezdiği tahrikçi(uyduruk kelimeler lugati, Tahrikçi; kökeni farklı iki kelimenin evrim kazanında kaynatılması sonucu oluşan garibe-i hilkat.) karanlıklara götürmeyen bir mağara girişi işte. Buna fazla kelime harcamayalım. Buradan geçerek çayın parasını ödemem gerekiyor-herhalde!, tam olarak bende bunu yapıyorum zaten.


Bir adam, doğrusu genç bir adam. Oda benim az önce kalktığım gibi bir yerde-masada!,oturuyor. Benim geldiğimi fark etmemiş gibi yapıyor ama görülmeyen gözlerle beni takip ettiğine eminim. Çayın parasını vermeden kaçmayayım diye. Aslında böyle bir huyum yoktur. Bardağı büfenin münasip bir tarafına bıraktım. Birden elimde yabancı bir maddenin varlığını hissettim. Bundan da kendi varlığımı. Elimdeki şey bitmiş bir sigara paketi ve onun içine doldurulmuş yeni açılan bir sigara paketinin parçaları. Bunları gözüme ilişen-batan, bir çöp bidonuna atıveriyorum.-yerlere atmaktan iyidir.


Çayın parasını verdiğim gençle aramızda ne gibi bir diyalog geçtiğini söylemeyeceğim. E benimde gizli saklım olamaz mı-o zaman niye bu yazdıklarını anlatıyorsun? Bu kadar özele de inemeyiz.


Şimdi bakalım bakalım neredeyiz. Yürüyorum. En azından kendimi yürüyor hissediyorum. Gözlerimde ki kısıklık hala mevcut. Her an taransa girip ayakta uyuyabilecek bir vaziyette, yaşamda yaşayan bir ölüyü, en daha mantıklısı bakımından ölen bir yaşayanı temsil ediyorum. Temsil etme kabiliyetinden mahrum olduğum halde.


Öbek öbek insanlar. Duruyorlar, yürüyorlar,bir yerlerden gelip bir yerlere gidiyorlar ve bunları yaparken durmaksızın konuşuyorlar. Bilmiyorum onlar şu anda bana pek de anlamlı gözükmüyorlar. Yabancılar bana çok yabancılar. Bir hayal gibi oldukça uzaklar.-ben mi bir hayaletim yoksa?


Bir öğrenci görünce bu bana öğrencilik günlerimi hatırlatıyor. Hafiften bir gülümseme dudaklarımdan suratıma bulaşıyor.-işte bir canlılık belirtisi. Ama hemen sönüyor. Sönmeye yüz tutmuş bir ateşin ara sıra parlaması gibi. Canlılıktan kalan son belirtileri de tüketiyorum. Artık nerede olduğumu bile göremiyorum. Gözlerim karardı. Zaten umurumda da değildi.


Bir şehir. Bütün heyulaları içinde barındırma kapasitesinin coşkunluğuyla kendinden geçmişliğin çılgınlığını harmanlayıp size sukut diye sunan bir şehir. Dünya’nın kargaşası. Avam tabakasının tabiriyle. Kaynaş dolaş, koyun sürülerinden farksız kalabalıklar. Şu halde sanki dünya sonsuzmuş gibi hissediyorum. İnançlar bir sondan bahsetse de davranışlar bunları yalanlıyor. Dünya sonsuz olmalı. Yada en azından bu insanlar böyle zannediyorlar.


Beklemedeyim. Ben sonumu ve sonumun bir başlangıcı doğuracağına inandığım ölümümü bekliyorum. Yürümekten yorulmuşluğumla, ölümün kanatlarındaki özgürlüğü düşlüyorum. Ve hayatımın bütün muhasebesinin bütün vurdumduymazlığıma rağmen önüme konduğu andaki çıldırmışlığımı. Düşünüyorum. Diyorum ki düşmeliyim. Düşmeliyim ki düşkünlüğü bilip bir daha düşmemeliyim. Ben şuna inanıyorum. Ben büyüklükten dem vuracaksam bunun aynı zamanda sefilliklerin en sefili olduğunu bilmeliyim. Kendimi öyle hissedebilmeliyim. Ve aslında böylece ben çıkarken inmiş,kalkarken tekrar düşmüş olacağım. Ta ki birinin bana artık bu salakça oyunu bitirmemi söyleyene kadar. Işıkları yakacaklar ve ben çırılçıplak ortada kalacağım. Hayır böyle olmasını istemiyorum. Hayal de olsa çıplaklık ar damarımı kabartıyor.


Keşke biri çıkıp bu hayatımın en olağan düşüncelerinin hükmünü okurken zihnimde beni kıskıvrak yakalayıverip bir deliler hastanesine kapatıverse. Göz kapa göz aç. Şıp diye damdan düşüver. Tanımsız bir akıllı olmaktansa tanımlı bir deli olmağı yeğleyen bir deli olabilir mi acaba.



Bu paragraflar sonu gelmez gibi kurulan cümlemler,şehveti,ihtirası,özlemi,acıyı,zevki,nefreti,sevgiyi,duyguyu,tahrikkarlığı,tatminkarlığı,doğruyu,yanlışı,gerçeği,yalanı,hayatı ölümü anlatabilmek iddiasında mılar yoksa? Yani bizim dünya dünya dediğimiz şey raydan kopmuş bir trenin rota dışında apayrı bir rota tutturmuş olması mı? Yani biz neye sevinmeliyiz şimdi. Trenin raydan çıkmasına mı yoksa bizim rotamızdan çıkmasına mı. Yoksa bu ikisini aynı anda yapmasına mı?

BAZAN BİR PAZARTESİ BAZEN BİR PAZAR ERTESİ

Şimdi kendimi bütünüyle arınmış olarak hissedebilirim. Geçmiş geçmiştir ve geçmişte yaşanılan ne varsa oda geçmiştir ona aittir. Bense şu anın bir varlığı olduğuma göre geçmişle herhangi bir bağ kuramamalıyım. Artık biz geçmişle ayrı boyutların varlıklarıyız.


Yeni bir yaşamın çekiciliğini tatmak istiyor dudaklarım. Gözlerimse artık umutlarını yeni selamlık sabahlara bağlamak dileğinde. Başka bir kızıla bürünmüş ufuklar düşlüyorum. Başkaca bir güneşin esrikliğinde.


Evden çıktığımda bu düşüncelerle yürüyordum. Beynimi işgale yeltenen ve kıvrak istila hareketleriyle onları bir çırpıda ezmeme engel olmak isteyen ve aniden beklemediğim bir anda saldırıya geçip beynimin bir köşesine çıkartma yapan düşünceler. Onlardan kurtulmak için sanırım kafamı kesmem gerekecek. Çünkü birileri geri dönüş yolunda ki gemileri yakmışlar. Bu durumda savaşmaktan başka yapacak bir şey yok.


Bunlara bir ara vermeliyim. Zira otobüs o sadece kendine özgü ezgisiyle gelişinin haberini haykırıyor. Otomatik kapısı açıldı. Şimdi otobüsteyim. Biletimi atıp, başımı önüme deviriyorum. Bir köşe evet bir köşe, sinecek bir tilki gibi insanların arasından geçerek bir köşe buluyorum kendime. Pencere kenarı olursa elbet iyi olacak. Ama sıkışmayı,sıkıştırılmayı göze alırsanız.


Şu gariptir. Şu ki; otobüste bir yere durmuşsanız, yanınıza daima biri sokulur. Sonra sizi iteklemeye başlar. Siz bu durumda seyahatinize yada sefaletinize kimine göre sefahatinize devam edemeyeceğiniz kanaatiyle biraz ortamı gevşetirsiniz. Tabi olağan haliyle sizde birilerini sıkıştırırsınız. Ama siz bundan esef duyduğunuz için büzülmeyi tercih edersiniz. İleri ki bir hamlede tekrar aynı adam tarafında sıkıştırılırsınız. Bir gevşeme,büzülme daha. Bu böyle sonsuza kadar gidecek değil ya! Elbette. Bir yere kadar o yeri insanları sıkıştırarak yer elde etme konusunda akademik çalışma yapabilecek kadar tecrübe ve teknik sahibi kişi karar verecektir. Sizinse görebildiğiniz tek şey bir su sinsiliğinde yavaş ama aynı oranda hedefinden sapmama kararlığını da üzerinde taşıyan bu eylemin sizin eski yerinizi evet bu tam anlamıyla kullanılıyor işgalidir. Bir bakmışsınız önceden sizin bulunduğunuz mekan yani tarifinde varlığında sizin mukim olduğunuz yer tabi önceden,şimdi bir başka varlık tarafından ayaklar altına alınmış. Şimdi sizi o yerde önceden görmüş bir güzel kız ne yapacak? Başını çevirecek size kur yapmak için bir de ne görsün! Siz yoksunuz-sanki daha önceden vardı sonucunu çıkarabilecek bir şaşma eylemi, ya ne yapabilir? Düşünecek. Fazlaca huyu olmasa bile düşünecek. Yada belki o an artık sizi düşünmeye bile değer görmeyecek. Bu daha vahim bir sonuç.


Bütün ezilmişliğinizle işgalci kuvvetin kıç tarafına yelken açmışsınız. Rüzgarını yiyorsunuz. Buda korkaklığın bedelidir.


İnelim hep birlikte otobüsten. Fazlaca sıkıcı olmaya başlamıştı. İndik-nereden? İnsanların arasından-nereye? İnsanların arasına!-nasıl? Bir insan olarak-hala mı? Ne ki insanlıktan istifa etmediyseniz. Evet hala insanız. Acilen konu değiştirelim acilen!

-Bugün günlerden pazartesi mi?

-Evet.

-Yani şu hemen pazarın ardından gelen Pazartesi mi?

-Evet.

-Yani şu cumartesinin ardından gelen pazarın arkasına yapışılı Pazartesi mi?

-Evet.

-Yani...

-Hay bi tarafına tükürttürtme şimdi.

Böyle bir diyalog. Boğmaca. Birileri ümüğünüze oturmuştur ve size bunları zorla yazdırıyor.

Tıkır tıkır. Bu sesler bir kapıya ait. Ses kapıdan geliyor fakat bir kapı durduk yerde böyle sesleri çıkartmasa gerektir. Bakalım. Biri anahtarını çevirerek kapının kapalılığına tecavüz ediyor. Açılıyor haliyle. Kırılmaktan iyidir. Bir adam bu- kim acaba. Kim olabilir ki ben. Şimdi içerdeyim. Yıllanmış hareketler. Üzerlerinde hala toz ve örümcek ağları duruyor. Bu bir mumya sanki. Binlerce yıllık lahitten çıkmış gibi. Eklemleri tutulmuş bu belli ve acelesi de yok. Her zaman yaptığı şeyleri yapması gerektiğini inanıyor ve yapıyor. Biz şimdi pılı pırtımızı toplayıp onu rahat bırakmalıyız. Mahremiyet yani. Kimsenin ameleliğine şahit olmayalım.

....

Patronlar, işçiler,patronlar,işçiler...

Bu düzlemde ki bir hayat. Sıkıcı mı? Kimine göre evet. Belki de aslında hayır. Gerçek böyle olsa bile ksenefonos’un gözleriyle görelim. Bu işin sıkıcı geldiği bir kimse için gerçek bu işin sıkıcı olmasıdır. Dünyaya hala kendi gözleriyle bakabiliyorsa tabi.

Adamın biri;

-Ne yapıyorsun diye sordu. El cevap;

-Ölüyorum oldu.


Şu ufuklara yelken açmış kadırga hayat olabilir mi? Onu uzaktan seyrediyoruz. Uzak çok uzak olmamıza rağmen sanki evet sanki yelkenler toplamış bulundukları tüm rüzgarları bizim üstümüze üflüyor. Püfür püfür rüzgarı duyumsuyoruz. Ve parıltılar var. Güneş deniz üzerinde bilinmeyen ve bizim dünyevi kulaklarımızın kavrayışından pek uzak bir ezgide derya üzerinde ahenkli bir dans tutturmuş. Suretimize akseden neşe bunun için olmalı. Martılara da değinelim. Laf kalabalığı olsun. Ama vazgeçtim. Yani bir martının hikayesi ne kadar iç açıcı olabilir ki!..


Biraz yüzelim. Şimdi denizin o esrarengiz diplerindeyiz. Esrarengiz bir şeyler aranıyoruz. Şu yengeç bir yerlerden tanıdık geldi. Ve şu ıstavrit. Hayal edelim ve denizin bütün canlılığını karşımızda olduğunu düşleyelim. Ama bırakalım kendi dünyalarını ve bizim şu eşsiz zannettiğimiz anlarımızı renklendirsinler. Onları anlatarak zamanımızı boşa geçirmeyelim. Eğer onların durumu bazı kişilerin merak damarlarının tam üzerine oturmuşsa o vakit onlara da bir küçük tavsiye etmeden geçmeyelim. Eğer bunları görmek isterseniz, bu deniz altı renkliliğini o zaman sizde diplere dalın, keşfe çıkın, bundan daha fazlasını söylemek bize yakışmaz.


Kıyılardan epey uzaklaştık. İçimde bir heyecan var. Yıllardır beklediğim macera özlemi kabardı ve durmaksızın zihnimin kıyılarını dövüyor. Kaptan bize denizi seyretmemizi söyledi. Emir telakki etmek mecburiyetimizi söylemem yersiz düşecek. Bizde tam onu yapıyorduk. Kaptan dediydi ki. “Seyredin. Sizler denizin bu görkemine alışık değilsinizdir. Zira bu manzarayı kaçırmış olmanıza üzülürüm. Çünkü çok yakın bir vakte kadar bir fırtına bekliyoruz. Bu demektir ki deniz artık sizin zevkinize hitap etmeyecek. Sizin seyriniz buraya kadar. Bundan sonra bizim seyrimiz başlıyor. Denizle güreşimiz, ben bundan sonra denizi görün derim.”


Ne yalan söyleyeyim bütün gözlerimi açıp, ne kadar açabilirsem açıp denizi bir çırpıda yutmak istedim. Sanki denizi yudum yudum içebilecekmişim gibi. Zamanımızın kısıtlı olabileceği bildiriminin ardından bizi-çömezler topluluğu, yada seyir yapmaktan başka bir başka işe yaramayan insanlar, lüzumsuz kişiler, bir paniktir aldı. Evet ufukları kendi aramızda paylaşamıyoruz. Engin mavilikleri birbirimizden kıskanıyoruz. Hırs mı? Belki. En nihayetinde bu manzaraya pek alışık olmadığımız kesin. Aç gözlü birer çöp tenekesi gibiyiz. İlla ağzımızdan taştığı halde pislikler, etrafımızın da çöpten geçilmemesini, etrafımızdaki çöpten boğulmayı istiyoruz. Garip bir bencillik bizimkisi. Biraz da tuhaf. Tuhaf olması benim başıma ilk defa gelmesinden. Başka insanlardan bana ne.


-Kamaralarınıza defolun gidin! Hadi! Ne bekliyon lan! Hişşt. Bağdat serserisi sana diyorum! Artist! Şunun tipinde bir meymenet yok ki! Sen denizden ne görecek oğlum! Bir bardak su! Hiç mi su görmedin, boka bakar gibi garip garip bakıyon! Haydi boka bakınca kendini görüp bakıyon diyelim ya ne oğlum suda ne buluyonda boş boş bakıp duruyon! Sen baksan ne bakmasan ne! Önemli olan su sana bakıyor mu! Bakıyor mu? Bakmıyor! Bak hala bakar öküzün trene baktığı gibi! Kışş kışşş! Hadi lan kamarana hadi!


Kaptan sakin adımlarla yaklaşır. "Bu konuşan kimdir?" diye havada dolaşıp duran merak içerikli soruları kafa tasıyla bir kenara itekler. Durun bakalım. Şu direkin arkasına sinmiş birini görüyorum. Kim bu. Aman Allah’ım! Bu da kim böyle. Bir böcek gibi nasıl da sinmiş. İnsanın ezme duygularını kışkırtıyor. Durun bir gidip bakalım daha yakın çekin. Kameralar yaklaşsın, yaklaştır oğlum...

-Gene ben! Bu benim! Nasıl da bir it gibi sinmişim. Tıpkı bir it! Sanki anasından doğduğunda tilkiydi mübarek!


Bu konuşanın kimliğini açıklamıyoruz. Ve en nihayetinde biri benim artık deniz gezimin suyunun çıktığını söylüyor. Ona kulak asmamak gerek ama biz bir asalım bakalım ne çıkacak pandoranın kutusundan. Böyle gizemli gizemli konuşunca insan zannedebilir ki gizli kapaklı işlere kalkıyoruz. Bir bok yediğimiz yok halbukisenem. Dolaşıp duruyoruz deliliğin sınırlarında. At koşturuyoruz diyerek demogoji yapmadım dikkatler celbedilsin!

....


Üç noktanın arkasından ne yazabilir ki insan-önünde ne yazdıysa!. Üç nokta demek bu bokun böyle sürüp gideceği demek. Bu ne demek. Artık orasının hangi dangalağın kıçına battığını söyleyemeyeceğim. Daha doğrusu-en doğrusundan hafifcenek biraz eğrisi yani tam doğrulacak bırakıversen şıp diye biri tutuyor gibi böyle hafif sallantıda kalmış fıkara işte böyle bir şey-ulan ne açıkladık be. Sanki felsefe çözüyon. Dahi miyim nedir! Ben ne bileyim. Sanki konuyu buraya bilerek mi getirdim. Ben sündürdüm ama sünmeyeydi. Süneriken bana mı sordu da şimdi nereye geldik diye soruyor-kim?. Biri sordu, sordu ki biz cevabını yapıştırıverdik. Hiç soru olmadan cevap olur mu. Olmaz.

Malum ne demiş yapıstıtoles

-Her sonuç bir sebebe delalet eder. Sebepsiz bir sonuç olmayacağı gibi sonuçsuz bir sebepte olamaz.

Yani ne demek bu efendim; soru olmadan cevap olmaz demek. Olursa peki bu ne demek?-elbette ki akıl ve mantık kaidelerinin sınır çizgilerinin dışında olmak demek-yani? Yanisimi var bunun en nihayetinde işin ucu beni bulmak zorunda. Zira bu yazıyı kaleme alan ben olduğum için. Bir deli olacaksa bu elbette ki ben olmalıyım. Bu pareyi kimseye yar etmem biline.

....


Şimdi en esrik cümleler kurulabilir artık. Demlenmemiz kıvamını bulup mestane naralar boğazımızı zorlarken biz ne garip dertlerden yakınacağız kim bilir. Belki bir köşe başına mekan tutmuş eli kanlı ve de bıçaklı katillerden, belki bir sokağın döşemelerinden, belki belediyeden, devletten , milletten, aileden, dosttan, arkadaştan kısaca en kısaca o an eğer aklımız yerindeyse ki bu çok düşük bir ihtimal gibi gözüküyor, ona ne kısmet olursa, nasibi neyse o şeye çağırıp bağıracağız. Pek bilinmedik istilacı kuvvetlerin armagedon senaristliğine soyunacağız. Kimimiz bir pehlivan olup civanmertliğini tüm dünyaya hikaye ederken kimimiz süpürge olup yerleri tozlarından arındırıp kendimizde toplayacağız. Bir nev’i temizlik anlayışı.

...



Yazı yazmak garip bir duygudur. Sanki dünyaya kalıcı bir iz bırakmışsınız gibi gelir. Yazmışsınızdır. En cafcaflısından. Bütün kabiliyetinizi katıp en umulmadık derkenarlarda açığa çıkmış pis kokunuzu etrafa yaymışsınızdır. Bulanıklaştırıp zihinleri, suya akseden suretinize hayran kalmışsınızdır. Bütün bu olanların sebebi benim işte. Bu bağnaz kibirlenmeyle yetinemez-ki kibir konusunda da kibirli olduğumuz için yani mesela dünyanın en kibirli insanın kendimizden başka biri olabileceğini düşünemez hadi düşünsek bile la-imkan bunu kabul edemeyiz. Yedirmeyiz kendimizi, karşı ki dağların yaratıcılığına soyunup, türlü, türlü evrim paranoyaları yetiştirip bir bitki bitmeyen beynimizde, onu aleme mal ederiz



bu sohbetimizde buraya kadar. Artık kendimizin tekrarı olacak gibime ha geldi ha gelecek durumda olduğundan hareketle bu melanet yazıya bir yerlerde-ama nerede işte bu şincilik belli değil, son noktayı koyacağım. Tek noktayla balığı gözünün tam ortasından avlayacağım.

...

ZAMAN YİNE ÖYKÜSÜNÜ YAZIYOR

Zaman yine sürekliliğine halel getirmeden öyküsünü karanlık bir köşede kaleme alıyor. Hırpalanmış bir yıllığın parçalanmış sayfaları dünyanın kaderinden izler taşıyor. Hırpalanıp parçalanıyor mutlak gerçeklerimiz zamanın kaleminin ucundan fışkıran her yıpratıcı çizgide.

Kimimizin ah’ı yakarken sayfaların bir ucundan, kimimizin sefaları süslüyor yaldızlı bir nakışla kenarları. Bir boynu bükük küçük kız sızıntısında gözlerinin boğuk, boğuk hıçkırıyor. Ki bu hıçkırıklar etrafta dolaşan şeytanları bile kırıyor, kendinden geçirip ağlatıyor.


Ama bütün bu olanları görmek için gözlerimizi açmıyorum. Herkes kendi dünyasında yaşıyor ve kapı komşumuzun kim olduğunu bilmiyoruz, bilmek istemeden.


Dünya bir yerlere olan-belki ölüme(kıyamete) belki rahmete(Hidayete)- koşuşunu sürdürüyor. Bir yolculuk ama kimse bunun neden farketmek istemiyor. Neden gündelik dertlerin kargaşasında varlığımızın sorumluluklarını unutuyoruz. Zevk ve isteklerimizi neden kendimize ilah yapıp vuslatımızı onlara yöneltiyoruz. Ve bütün bunlara karşın neden hayatımızı sorgulamıyoruz.


Bu sorularla yürüyüşüme devam ediyorum. Aslında hiç durmadım. Devamlı yürürüm. Bir yerden bir yere değil, sadece benlik ülkemin sınırsızlığında dolaşıyorum. Kendimi tanımaya çalışarak. Yada en mutlusundan düşünelim kendimi tanıdığımı zannederek. Elbette ki bu kötü bir olasılık. Korkutucu. Olmayan bir denizde kürek çekmek gibi bir şey. Ve insanlar hala salak...


Şu insanlarla benim ne gibi bir derdim var bunu ben de anlayabilmiş değilim. Bu gidişle anlayabileceğimi da zannetmiyorum.

...


Güneş etrafı sıcaklığında kavurduğu zaman dışarıdayım. Caddeleri arşınlıyorum. Ayaklarımda terlik var. Kürüyorum yerleri. Garip bir yürüyüşümün olduğunu düşünüyorum. Elhasıl garip de düşünüyor olabilirim.


Camii tenha şimdilik. Yukarı kata çıktım. Birkaç çocukla ben varım. Ezana epey bir müddet yok ama insanlarda yok. Hoca bir şeyler anlatıyor. Retoriği dikkatimi celb ediyor. Bunun üstüne biraz kafa yoruyorum. Bir sonuca ulaşabileceğimi ummadan. Yeşil gözlerimle camii’nin süslemelerini geziyorum. Yaşlı ve yıpranmış bir misafirlik. Yüzyıllar sonrasından bir çift göz yüzyıllar öncesinin sukutuna geziniyor. Alalanmış nakışlar dünyanın faniliğini haykırırken, parlaklığını yitirmiş mermerler ölümden söz ediyor. Hatib ölümden söz ediyor, günahtan ve sevaptan. Zihni bir boşluğa sahibim. Hatibin sesi, yüzyıllar öncesinin sukutu ve mermerlerin ölümü dolanıyor. Ben dolanıyorum. Gizemli efsunların eskimişliğinde bilincimin ayırdına varamıyorum. Zaman susuyor cami susuyor, nakışlardır konuşan. Bilinmedik hikayelerin dolanmasında, duygular yitiyor. Ve bir aşkın esrikliğinde yüreğim dönüyor...

...


kaptan frene sert basmasa yolculuk yine de çekilmez olacak. Zira bu minübüsleri japonlar kendi boylarına göre yapmışlar. Adamı kalbura döndürüyorlar. Sahi hoş olmasa gerek-suratınızda birilerinin nefesini duyanız. Tabi eğer hala hayalperestliğiniz boğulmamışsa. Dışarıya bakamazsının. Camlar tam beliniz hizasında yapılmıştır. Tavandaysa seyredilecek eğlenceli bir şeyler bulmaksa çok güç. Şimdi camı da minibüsü de bir kenara bırakalım. Hatta bu bahsi bir daha hiç açmayalım. Ta ki birileri-uzun boyu olmalarını ümit ediyoruz, yüksek tavanlı minibüsler yapıncaya dek...ilelebet.

...


insan umûd ettiğince yaşarmış. Ben her adımımı umuda atarken, yaralı yüreğimin kanamasındayım, her umudun hüsrana tebdilini görürken. Serkeşte adımlarla uzaklaşıyorum-nereden?, her yeden ve hiçbir yerden. Kim bilir ki belki varlığa belki yokluğa.


Gece sessizliğinde kainatın tesbihi çalınıyor kulaklarıma. İç alemimin kandilleri aydınlanıyor. Oysa ki özlem ateşleri her an bağrımı dağlamadalar. Bu kadar ateş arasındayken nasılda helak olmuyorum. Bu pek zor bir şey. Yani bazan dünya gerçekten yük oluyor kalbimde. Ona bir değer verdiğimden değil. Ama bana ayrılıktan dem vurmasa belki, belki sevgiliden bahseylese ve ben ona canımı bahşederim ki o bundan ziyadesiyle uzak.

...


Peki yürüyelim o vakit. Adım, adım yaklaşalım. Terk edelim terk edilmişliğimizi. Gözler geliyor gözlerimin önüne. O gözler ki yalancıktan bir alemin yalan ışımasında parlıyor. Süni bir güneş oluyor o gözler. Ama tatlı insanın gönlüne meyl düşürüyorken ellerinden mey ü sahbâyı düşürmüyor. Her mestâne nâralanmalar uruluyor onun zikrine özlem ve ateşine. Peki yürüyelim o vakit. Kalabalık çıkmazlarına düşürelim kendimizi. Küçük bir şehir turu.


Kaldırımlar gözüme çarpıyor-ve ne kadar düzenli dizilmiş taşları övüyorum. Sonra her kaldırımın âhireti hükmünde trafik ışıkları. Beklemek kırmızı dur yeşil geç. Bekle geç. Bekle, bekle, bekle. Zira karşı sahile yanarmış bir ferişteh var. Bakınız gözlerinde nurlar aralanıyor. Küstah ve arsız bakışlarla çevreyi tarumar ediyor. Şimdi ona baktım ve gözlerimi ve boynumu yere düşürdüm. Daha iyisini yapabileceğime inanamıyorum. Elbette ki-işte cümle başlarken en sevdiğim kelimeler, her şey akar. Bende bu geçici-fani duruluğa bırakamam kendimi. Bu benim durgunluğumun sonu olabilir. Olmama ihtimalini de göz önünde bulundurmakta fayda olabilir.

...


Eylül...hazan mevsimi. Yada romantik çılgınlığın literatüründe duygusallığın zirve noktasına ulaştığı mevsim sonbahar. Sonbahar caddelere ölüm kusar, bahçelere ve bostanlara çöker ağaç dallarından sararır dünyalarımızı karartmak için. İçimde bu mevsime girmenin korkusu var-daha entelektüel olaraktan depresyon, sendrom, bu benim ne tür bir psikolojide bulunduğumu gösterir kelimeler, bu cümleyi sevmediğim için burada güp diye bitireceğim. Güp.


Bazan böyle zamanlarda saçmalamak kaçınılmaz oluyor. Bizde kaçamadık, kaçırtmadılar.


Artık yazma yeteneğimi kaybettiğimi düşünüyorum, aslında buna hiçbir zaman sahip olmadığımı iddia edersem ki bakınız etmeyebilirim de hadi ettik diyelim, elhasıl o vaktâ ortada sorun bakımından bir şey kalmayacağından ötürü konuşmamın-yazmamın yersizliğe düşeceğini ve benim bu duruda saçmaladığım sonucuyla karşılaşılabilinebileceğini de görmemiz gerekmekte. Yani satrançta sonraki hamleler gözetilmeden oynanan ellerin hareketleri hep yenilgiyedir. Bu husus da canımızı sıktıysa bizde onun suyunu çıkartıveririz işte.

...


Bakın işte yine yürüyüşe geçtik. Şehrin en kalabalık bölgelerini geride bırakıyoruz. Yine yürüyüşümüze ara vermeden kalabalıkları aşıyoruz. Gözler en güzeli aramada. Bazen ilginç görüntülere de rast takılıveriyor oltanız. Durmadan inanmadığınız şeyleri yapmanız gibi mesela. Yada yaptıklarınıza inanmamanız. Sonuçsa bir kargaşa. Kaos. En giriftli bunalım kelimeleri bizim tarifimize teğet geçecek.


-Bugün de günümüz şer işleriyle doldu. Hiç hayır yapmadık. Bugün de sermayeden kayıptayız. Karlarımız yok ya sermayeyi yele veriyoruz.

-Öyle

-Yani sevgili arkadaş buna ne çare?

-Ne din sen ya!

-Yani demem o ki yollar çok bozuk döşenmiş, belki de olayda bir kasıt ihtimali vardır. Tanıdık çıkar teşekkülleri gibi. Olamaz mı sence?

-Sen az önce geçeni gördün mü! Üff! O neydi ya! Yani insanın içi geçiyor. Bekarız şunun şurasında.

-Buna söyleyecek bir şey bulamıyorum doğrusu.

Ve bakışlarınızda insanlar üzerinde yürür. Bir umut yala-bumasındadır alevleri. Kızıl umut dağarcığımızdaki son kızıllık gibidir. Gün ışımaya hazırlanırken.


Hayat bazen ne acayip seyir kazanır. Bir nazar değmesi anlamsızlığın kuyusuna düşmüş algılayışımızı nasılda göğün katlarına sıçratır. Kavrayış ölür. Muhayyile şapaşaşkın. Şapşaşkın. O gözlerin meyhanesinde aşk şarabını kana, kana içersiniz. Usuldan bir hazan türküsünün nağmeleriyle içlenirsiniz. Birden yollar dürülmeye başlar. Görüntüler bulanıklaşır. Umutlar coşmasında hayaller buruklaşır. Özlemle doludur ciğerler. Can feda edilir aşk yoluna. Kana bulanır gökler, güneşse hasedinden sararmada. Ay kızgın çöle düşmüş kıvranmada. Irmaklar kendilerini kaybetmişler çırpınmada. Gökler kubbeler sakiler mestâne devranlarla o güzellik abidesini tavaf etmede. Gökler yas elbiselerine bürünmüşler bulutlar kan ağlamada. Hasret o övgülerin uzağında olan övülmüşlerin en övülmüşüne olsun. Nice bir nice aşıklar vurulmuşken kuyularda. Vefasız yüreklerin burkulmasındayız.


Ne dediğimi ne diyeceğimi bilemeden yürüyorum. Gözlerim o gözlerin gururlu duruşuyla kendinden geçmişken de bundan fazlası da beklenemezdi zaten. “Ah! Min’el Aşk!” sâdâsı dolanıyor lafzında. Daha bir hüzne ve ayrılığa dönerek çıkıyor dudaklarımdan senin susuzluğunla çatlamış su yakarması gibi fışkırıyor çölde son bir umut sızıntısı gibi türküler okunuyor kulaklarıma. Her zerre seni anlatırken her zerre sen oluyor. Gayrisi fena bulmuş ben yok olmuş.


Yitik şehirlerde yürüyorum. Yitirilmiş sokaklarda, bir ben gibi kimsesiz kaldırımlara yoldaş oluyorum. Kimsesiz ve soğuk yüzümü düşürüyorum. Şimdi kararlıyım ki şehrin harabe postahanesine gidip umuda mektuplar atmalıyım. Şu şehirde yitiremediğim tek şeyi elimde tutmalıyım. O benim elimden tutmalı ve yarin gölgeleriyle dolmalı sokaklar.


Anlatayım ya bu benim yüksünmekte olduğum bir dert değil. Takdir böyleymiş ben Hak Teala’yı isterdim. O bir kuluna tutkun kıldı bizi. “Vuku bulanda hayır vardır.” Sözü gereği ve o yüce hünkarın emri ve takdiri gereği biz boyun eğdik bunu elbette kabullendik. Onun rızasından gayrisini nasıl gözetebiliriz. O “Kün” dedi mi hemen “Feyekün” oluverir de bu padişaha kullarına köpek olunur-ya biz bu bile değiliz. Bu konuda hüküm neyse olur. Şüphesiz ki hüküm O’nundur. Gerçek hakim oysa ben hüküm veremem vermemeliyim-hem versem ne olur ki bu O’nun hükmünü mü değiştirir-HAYIR o zaman ben kendimi hakir kılınmaya layık kılmış olurum.-yine de nasıl kader dairesinin dışına çıkabilirim ki. O beni çepeçevre kuşatmış O’nun hükmüne teslim olmak zorundayım ya gel gör şu nefs köpeği bana neler eder. Hak sözünü dinlemezde kendine tapınıp durur. Onun yüzünden şeytan bile bana yaklaşamaz. O İblisin bile lanetini almış kovulmuş kimse Hak hükmüne karşı kendi hükmünü sürmede. Bu ne büyük bir küfür ki oysa. Hak Teâlâ’dan dileğim beni bu zalimin elinden kurtarsın. O mazlumlara yakın bir kucaktır.

...


Düşmüşsündür. Düşkünlüğü duyarsın yanı başında durmadan zilletten bahseder. Onu dinlemek zorunda değilsinsen de kendini dinletmesini bilmektedir. Mesela ayrılık gibi en onulmaz bir dertten açar konuyu sonra yine ayrılık şarabını doldurur kadehlere ve tek yudumda içersin sen bu zehri. Nasıl kanabilirsin ki o yarin ayrılığına o yarin nesine doyabilirsin ki. Salına, salına yürüyüşüne mi, cennetten buğday bakışlarına mı ki o bakışlar aşıkları kendisinden geçirip zarar kar hesaplarını alt üst ederde cennetten kovulmalarını sağlar, o şeker dudaklarının kanlı buselerine mi ki o buselerle alemin gerdanına bir öpücük kondururda o gökler birbirine geçip yer bütün sırlarını açığa çıkartır, o cezbenin sarhoşluğunda kainat saçlarına toprak saçar yüzünü toprağa sürer de benliğini yokluk kuyusuna sallandırıverir. Bir nice aşıklar vardır sonra onun saçları kadar kapkara bahtlarına ona kurban gitmiş de bu yolda en küçük iş olan canlarından geçmişlerdir. Her vakit ki güneş onun suretini ışığından sararıp solmadadır yanıp yandırmadadır. Sonra o güzellik miracı peçesini indiriverince güneş şafakları kana bulayarak onun yoluna ölüme batıverir. Şüphesizdir ki güneş onun bir gölgesiyken asıl güneş olan onun sureti aksedince gölge olan elbette yokluğa kapılacaktır. Oysa ki asıl yok olan onun varlığında baki olamayanlardır. Bu payeye eremeyene ermiş denilir mi, o mayhoş gözlerin meyhanesinde aşk şarabını içmeyene sarhoş denilir mi.

...

Belki kurtuluştur bu, yani belki de bir kurtuluş ümidi olmuştur. Öyle hissedersiniz ki bu ne garip bir oyundur. Ölüm elbet hak, ki şu hayatını yabancılaşmasında hala ve hala bir oynayışla vaktimi geçirmem karşısında ne yapabilirim ki. Öyle olmalı. Şu dünya faniyetinde neden en hayırsız tüccarların iflasına tanık olalım ki.

KIŞ

Kış gelmiş, pervazlarıma yuva yapmış. Soğuk odamı mesken tutmuş. Sobamı anlatmaya gerek yok. Böyle zor bir durumda-soğuk karşısında- kendisini kurtaran kaptan hesabı. Ve camlarda desenlerin muhteşem buz dansı. Hava soğuk olsa da sobanın yaptıkların umursamaya biliriz. Onların seyretmek kışın en güzel yanları. Camda öylesine donuvermiş bir damlanın bu kadar güzel şekil alabilmesi gerçekten müthiş. Hayretlere gark olmamak elde mi? Bu tanıklık yapabileceğim bir şey. Eşsiz bir sanatkâr ve eşsiz bir sanat. Sanırım kar yağacak, başıma omuzlarıma ellerime her yerime soğukluk bulaşacak. Ve ben insanların arasından kaçacağım. En kuytu köşelerde soğuğun hükmü okununca bir kimsesizin yanı başındayım. Aynı varilin kıvılcımlı sıcağındayım... kanatları olduğunu yeni farkeden bir kuş gibi hissediyorum kendimi bazan. Rüzgarı kanatlarımın altında olduğunu bilmek yada öyle kendimi bırakıvermek rüzgarın kanatları evet onun kanatları altına sığınıvermek, sonra ardından süzülürüm belki. Bu yazılması zor bir şarkı.


Bu kuş bahsini bırakalım. Bir kuş olmak elbette eğlenceli bir şey olabilir de biz eğlence-mi arıyoruz ki!-eğer eğlence arayanlar varsa onlara kuş olmanın eğlenceli yanlarını tavsiye ederiz. Ne aradığınıza bakar birazda-ne bakar!, birileri gibi bir bilinmez gibi, bu düşünce kalıbıyla ilgili bir şey. Eğri bakmak doğru bakmak meselesi.


Soğukken havalar insanlar üşürler. Ve her nereye gitmek zorundaysa bu konuda acele ederler. Çünkü yavaş hareket etmek daha fazla üşümelerine sebebiyet vereceğinden hızlı hareket etmeliler ve vücutlarını böylelikle ısıtmışta olurlar. Salata tarifi gibi oldu anlatım ama bizim yaptığımızda laf salatasından başka nedir ki! İşte bazan böyle olur! Yazımın her hangi bir yerinde sen düşüverirsin aklıma aklımdan. Sonra bir hüzün bulaşır kelimelerime geceden kalmadan. Sonra sen gelirsin ve hayallerin gibi sıcak mevsimler tasavvur ederim. Ruhumun derinliklerinde bir yerlerden yayılan bir mûsikînin en latîf âhenkleri gibi düşünürüm, duyarım seni. Seni düşünürken sanki kalbin daha bir rakkâsâne cevelân eder. Kapılırım nereden geldiği belli olmayan ama nereye götüreceğini gayet iyi bilen bir rüzgara. Seni düşünmek bilir misin ama yorucu bir şey.


Şimdi yine sessizlik elbiseme büründüm. Çünkü üşüyorum. Senin bahsin beni üşütüyor. Tir tir titriyorum. Bakışlarım beni delip geçerken...seni düşlüyorum.

...

Yazının bazan çığrından çıkmasına tanık olursanız-bunu görmezlikten gelin! Duygular bazen bir ah-u eninle enginlerden kopan bir çığ gibi beni ağırlığının, canlılığının, coşkunluğunun altında bırakıyor. Kaçmaksa fâidesiz bir meşakkat. Kader oku, o güzel yüzlünün bakışlarında yer ettiğinden beridir ki bütün aşıkları bir, bir vurulup düşmüş, her isabet alışlarında, bu onların ölümü olsa bile, okları “Şükür Ya Rabbi!” diyerek karşılamışlardır. Lafızlarını o şeker dudaklı sevgilinin lafzıyla tatlandırmışlar, damağa tat veren zikir kalbe hüznün en koyu zehrini boşaltıvermiştir. O bahtsız aşıklara gelince ne yaptıklarının farkında bile değiller. Âlem mademki o cânânın aşkında ser-tâ-bekâdem kan kesilmiştir, bu yolda hüzne bulanmış aşıkların lafını etmeğe değmez. Mim şüphesizdir ki yalnız o sevgilinin kaleminden çıkar. Şu âşıkların hallerine şaşırmamak mümkün mü? Onlar bütün boyunlarını uzatmış -değil o sevgilinin mahbubu olmaya-bunu isteyemezler çünkü gemlerini bütünüyle o sevgiliye vermişler, ondan izinsiz kalblerine ümidi bile kabul edemezler, ve onun cefa ve bela kılıcının başlarını lütuflandırması için kalbden gelen bir yakarış içersine düşmüşlerdir. O’nun yolunda sefâ sürmenin devleti o derece muazzam bir saâdettir ki, âşıklar bu lutfun sayılı kimselere bahşolunacağını ve kendilerinin asla vefâ ehli olamadıklarını düşünerek-akıllara zarar bir tevazû!, ondan ancak bela ve cefa beklemekte, ondan gelen her şeyi büyük bir minnet içersinde kabul etmektedirler. Aşk konusuna girmek her babayiğidin harcı olmadığından vecihle bu lafın ucunu Şeyh Galip’in bir beytiyle bağlayıp mevzuu ebediyete kadar şerh kaydıyle bir kenara bırakalım;


“Ah! Min’el Aşki ve halâtihi, ahrâke kalbî bî harâratihî!”

Ah olsun aşktan ve hallerinden ki ateşiyle kalbimi yakıp kavurmuştur!”

...


inceleme ile inleme bazen bende birbirlerine karışıyor. Bir şeyi inceleyim derken tarîk içersinde o derece sapma gösteriyorum ki sapa yolumun her sonu sana başlangıcın bir başı oluyor. Sana olan yitimimin her seferinde senle noktalanması, yine senle başlayacak uzun bir cümleye dönmesini garipsemiyorum. Uzun bir cümle. Zorlu meyvelerini toplayabilmesi oldukça güç olan bir uzunluktan bahsetmek istiyorum. Yollar ve mesafeler türlü imkan bağlarını barındırsalar da içinde ben muhalsizliğe döndüğümü çok iyi biliyorum. Uzun ve zorlu bir yol tanımı konusunda akla gelebilecek tüm sıkıntılardan vazgeçerek, her şeyimi ardımda terkederek, gölgesiz bir varlık-bu literatürde “yoktur”, olarak sana geliyorum, seni bilmeden sana nasıl ulaşacağımı hissedemeden sadece senle dolu olan şu âlemde yitiyorum. Yitik bir şehrin figüranlarına karışıyorum.


Mesela geceler gibi soğuk bir örtü düşünebilirim. Bulutsuz bir günün ardından yıldızlı bir gecede seni arayabilirim, civarının en karanlık köşelerinde senin gölgeni takip edebilirim. Bulutsuz bir gecede ki yıldızların sayısı oldukça fazla-sayılamayacak kadar, ellerimi kaldırabilir ve sokağını büsbütün kana bulayabilirim. Her kapının ardında seni barındırma olasılığının içimde ne gibi tanımsızlıklara yol açtığını bilemezsin. Senin şehrin öyle büyük ki. Burada seni nasıl bulabilirim. Her kapıyı zorlasam ve ardına kadar açılsa kapılar bir mahrem nasıl girebilir haremgâh’a nasıl sokarlar benim gibi bir inci avcısını, tül perdeliklerin ardına. Öyleyse soğuk... her an belli ediyorsun kendini kapkara zülüflerinin gölgesinin vurulduğu asfalt simsiyah saçlarının rengine boyanmış, gece gibi simsiyah gözlerin âşıklarının bahtlarına çekilmiş bir zincir gibi. Onları çekilmesi mecbur kapkara bir zindana mahkum eden zülüflerin.


Sonra elbette ki bende konuşacağım, her kayıttan sıyrılmış halimle seni haykıracağım. Sıcacık bir kalbe sığınan özlem mevsimi gibi kar yağdıracağım, bahtımı ve saçlarımı beyazlatabilmek için, yeniden gençliğimi doyabilmek için inkar ettiğim gerçekleri kavrayacağım. Seni haykıracağım, bir sala okunurken diyarlardan, rayihalarda seni yakalayacağım. Bir soluk gibi yanı başına sokulacağım, bir ölüm gibi hayattan kaçarken, eski bir türkünün tozlanmışlığındayım, yepyeni bir kağıda geçirilmeyi bekleyen bir bestekarın isyanındayım, efsaneler sana mal olurken, bir divit ucu kadar ölüme yakınken...

...


insan bazen düşüyor. Ölçülemeyen bir çukura. Bu çukur karanlık ve rutubetli. Şehvet-perestlik yada nefsini aşırı kapılmanın sonucunda gözleriniz görmez oluyor, öyle hırslarınıza teslim olmuşsunuzdur. Katillerin hâl-i rûhiyeti gibi anlık olaylara sıkışıp kalmış bir döngüdesinizdir. Çözüm diye sarıldığınız çıkar yollar hiçbir yola çıkmayan kısır döngülerdir oysa. Tabî yada tabî olmayan halleriyle bunların muhasebesine giremezsiniz. Gözler kördürler çünkü, kulaklar sağır. Her hangi bir şey üzerine umulmadık ümitler beslersiniz. Artık sağlıklı muhakeme hasletlerinden sıyrılıp cinnet dediğimiz havuza dalmışsınızdır. Böyle garip bir şeydir bu.

84y sayı-harf bilinmezinin hayatım üzerinde bir anlamı olup olmayacağını bilemem tabi. Bunları araştırmanında anlamı olabilir mi onu da bilemem. Hiçbir şey bilememek artık bir şeylerin bilgisine ulaşamamak artık hazan gibi soğumak hayattan, soğutmak.


Eller düşünüyorum. Ellerime değen ve sıcaklığını kalbime kadar sokan eller. Eller düşünüyorum ellerimin üstünde ve ellerimin hissiyatından mahrum öteden çok ötelerden uzanan ve tam kalbimi avuçlarının içine alan eller düşünüyorum. Şimdiyse sigaramdan bir fırt çekiyorum. Annem sigarayı az içmem gerektiğini söylüyor ve soba alevin kıvamını bulmuş, kendini aşamamanın-evi yakamamanın, çıldırmışlığında alevler kendini tüketiyor. Alevler neden bir şeyleri tüketemeyince kendini tüketmeye başlıyor? Mesela hırs gibi içimde bir şeylerin yok olmasına tanık olabiliyorum. Hırs beni tüketiyor. Sigaram son nefesini verirken soluklarım sinemde zorlanıyor. Son anlarıma tanık olabiliyorum. Son demlerini bulurken sigaram. Yükselmenin ve alçalmanın tutarsızlığındayım yada ne yükselmenin nede alçalmanın imkansızlığındayım. Ritimler geliyor sonra seni anlatır gibi nağmeler yayılıyor odama. En soluk mavi bir ölümün özlemini duyuyorum. Dudakların bana hayat bağışlayana dek, benliğimin pençesinde mahvolmanın umuduna çarpıyor kalbim... senin ellerini düşünüyorum, yitirilmiş bir sevgiliye yakılan bir ağıt gibi hüznü kalbimde taşıyorum...


Kader konusunda şaşkınlığımı gizlemeyeceğim. Evet bunu yapmayacak ve gerçeklerin arayışında olan erdemli insanlar gibi gerçekleri dile getireceğim, eğmeyeceğim, bükmeyeceğim. Tam içimde belki zihnimde yer etmiş olan bir şey yada bir kimse tanımlamalarının dışına denk düşen bir bilinmezden anlatacağım. Onu anlatacağım. Onun beni sürüklemesini ve kader kuşatmasından kurtulamadığımı.


İçimden bir şeyler çekiyor beni. Saatin erken olmasına bakmadan eve gitmek isteği duyuyorum. Normal zamanlarda biraz yürüyüşüm ardından eve gitmek için durakta beklerdim. Peki o zaman bu içimdeki his neden beni erkenden durağa çekiyor. Ve ben neden hemen kayıtsız şartsız bu sese kulak veriyorum.

Yürüyorum. Şehirden ve insanlardan kaçarmış gibi zorlanıyor adımlarım. Öyle anlar oluyor ki başımdaki esriklikten sıyrılamıyor ve ne ayaklarımı nede yerin hissiyatını duyabiliyorum. Duyabildiğim tek bir ses var içimde. Ses kavramının dışında olan bir şey. Zahiren kulaklarımızı zorlamamın anlamını yok eden “bir sessiz ses”. O çekiyor ve ben yürüyorum. Karanlık çökmüş şehrin üstüne. Yapmacık bir aydınlatma loş ışıklar veriyor. İşte kayıtsız insanlar. Her kaydın tiryak-keşliğinde hiçbir seyl-i ruhi’nin esenliğini duyamamamın umursamazlığındalar. Benim de umurumda olmamaları tuhaf kaçmaz-her halde.


İşte yine yürüyoruz. Ve ayrılık taşlarından döşenmiş yolları arşınlıyor ayaklarımız. Bu yolların bize nereye götüreceğini bilemeden yürüyoruz. Bir çok şeyi düşünmem gerekirken hiçbir şeyi düşünmüyorum aslında. Devamlı özden uzaklaşarak bu bir tepkime gibi, ben ondan uzaklaştıkça o da benden uzaklaşıyor. O durmuyor yerinde, benim tavır ve hareketlerime bakarak o da doğru orantı kuruyor benimle. Ben mi ona oranlanıyorum o mu bana. Yani o uzaklaşırken mi ben uzaklaşıyorum ben uzaklaşırken mi o uzaklaşıyor. Bu bilemem. Ama hiçbir şeyi içine alamayacak derecede bir zihni genişlik içersindeyim. O kadar geniş olmasına rağmen neden boğuluyorum öyleyse. Yürüyorum...


Durağa vardığımda ne otobüse binmek ne eve gitmek ne beklemek ne beklememek ne bir şeylerin fiiliyatında yada düşüncesinde değilim. İşte geldim. O şeyin beni sürüklemesinin ardından buradayım işte. Bir şeyleri mi bekliyorum-Hayır! Bana şu an “Ne yapıyorsun?” dense samimiyetle sudan çıkmış bir balık gibi hissedeceğim kendimi. Ve elbette sazan bakışlarımı sorucunun üzerinde dolandırabilirim anlamamışçasına ve lakin gerçekten soruyu anlamaya da bilirim-Bilemem tabi!


O anın evsafına neden yaklaşamıyorum, yani neden o anı anlatamıyorum. Neden o an bir tariften uzak bir zamana denk düşüyor. Neden izahtan vareste ama derin anlamlar taşıyor. İşte bunların hiç birisini bilemiyorum. Bunları bir şeyleri hiçbir şeyleri bilememekten bahsediyorum. Anlamamak yada başka bir boyutta hayatımı sürdürmekten.


Tarifeye ilişiyor gözlerim. Arada birde peronlardan hareket eden otobüslerin güzergahlarına göz gezdiriyorum. Sonra bir çocuk yanıma sokuluyor. Bir müddet ses çıkarmıyor. Daha sonra ben tarifenin önünden çekilirken oda benimle birlikte geliyor. Tam yanı başıma durmuş. Ben daha yeni hareket eden bir otobüsün güzergahına bakarken gözlerim birden kırmızı alarma geçiyor. Gözlerin kanlanıyor, kanlar beynime hücum ediyor. Kalp adımlarım düzensiz bir koşmaya başlıyor. İtidalsizim. Ne görüyor ne duyuyor ne hissediyorum. Tam anlamıyla bağlarım kopuyor dünyadan. O’nu görürken ve yalnız onu görürken zihnim. Silinmişim gibi haritalardan. Olağanüstü bir gazaba uğrayan bir kavim gibi hiç yaşanmamış hatıralar barındırıyorum hayattan. O geliyor gözlerimin önüne gözlerim düşüyor yerin üstüne. Daha sonra neden önümde para istemekte olan çocuğu fark ediyorum. Onun idrakinde olmadığımı belirtmiştim. Ne istiyor ben ne diyorum bunları bir türlü anlayamıyorum.


Sonra bütün uzuvlarımın tam anlamıyla devre dışı kalışı. İçten bir sevgiyle önümde konuşup duran çocuğun başını okşuyor omuzlarına dokunuyorum. Ama demiştim-ne yaptığımın ayırdın da değilim. Aklım takılı kalmış. Ama onun gözlerine muhatap olmaya mecalimde kalmamış. Başımın yere düşmesini yada ona bakamamamı açıklayamam. Açıklamak istesem de açıklayamam.

SONRA O GÖZLERİN MEYHANESİNDE HÜZÜN MECLİSLERİ KURULDU.

Sonra o gözlerin meyhanesinde hüzün meclisleri kuruldu. Gam denizine düşen aşinalardan müteşekkil bir sır meclisi kuruldu. Kimi onun hilal kaşlarının meftunu kimi kara gözlerinin yanığı kimi keskin kirpiklerinin tiryakisi. Kimi sevgili bir bağda hıraman ettiğinde şikar olmuş cânı vuruluvermiş tam kalbinin ortasından. Kimi o sevgilinin mest bir anında, garip kimsesiz bir hayat yaşarken rindlerle beraber dem-be-dem kayıtsızlık kuyularına kova sarkıtırken, bir meydan ortasında müjen tîğinin esiri olmuş. İşte bu meclisin tiryakilerinin sayılarıda gün be gün armış, artmış, öyle sanırsınız ki dünyada adem kalmamış bila-kayd-ü şart külli teslim olmuşlar o can-bahşın gamzesine. O sevgilinin ordusunun fethetmediği gönül mülkü kalmamış. Ne dehşetli bir hükümranlık kurmuş gitmiş vesselam.


Kimse bilmez oysaki. Yanık bir türkünün yada en içli bir nağmenin ne gizli yakarışlar sakladığını. Aşıkların bağırları öyle viranelere dönmüş ki her kazma darbesinde bir hazineye rast gelirsiniz. Hüznün en koyu deminde, sırlar barındırabilmenin coşkunluğunda. Her aşığı bir yandan başka bir aşığa hem rakîb hem dost olmuştur. Rakîbdir çünkü sevgilinin meftunudur. Dosttur çünkü o da aynı derdin mübtelasıdır. Ve aşığı anlayacak ender dil erbablarındandır. Ne demiş Sadî-i Şirazî(K.S.) “Derdimi paylaşacak birileri lazım bana. Benim derdimden anlayan dilimden anlayan. Hem iki odun yan yana gelince iyi yanarlar” sözün okkalı tarafından bir iki kelam. Taaccüp şu Sadî Efendimize! Ne derin bir laf.

-Efendim musîkî ruh aşinalığı ister. Derin bir derdin aksi olan nağmelere ne fazla bir ağırlık yüklemeli nede büsbütün onları kayıtsız bırakmalısınız. Orta yol en efdal yoldur. Ruh meselesi efendim. İçli olmak lazım gelir. Özü anlamak özden bahsetmek. Kabukta tıkanıp kalmayalım. Ruh inceliği efendim. Letafet, azamet! Mürg-i canın kubbelerde ki hasret sadaları. Bakî ne der Bakî namı baki olsun;

“Âvâzeyi bu âleme davûd gibi sal

Bakî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”


İşte musîkî budur. Ne odur ne budur ne şudur. Ama hem odur hem budur hem şudur.


-Hocam bunu anlamak zor. Musîki nedir dedik, maşaallah anlattınız ya ne biz bir şey anladık ne anlar gibi oldur nede anlaya yazdık. Ruh aşinalığı dediğiniz bu olmalı herhalde.

-Evlad! Deki sen musîkiyi öğrenmek istersin. Bir zaman gelir sizde kabiliyetiniz elverir ölçüde öğrenirsiniz, ama çocuğum. Sen bir beste-kâr olmak dilersen buna ruhsat ruhtur. Çalarsın filancadan peşrevler, falancadan saz semailerini. Lakin nerde meyve. Bilesin ki ancak meyve veren ağaç uzun yaşar. Sen gölgelik mahiyyette olursan gün gelir güneş kaybolunca seni kesiverirler alimallah! Ah! Nerede şimdi o tanburî Cemil Bey’ler, nerede Hammâmizâde efendim.

-Doğru hocam nerede ki Meragî’ler, ara ki bulasın!

-A evladım geç Meragî’yi. Öyle cevherler bin asırda bir gelir. Güneşten umudumuz yok ya aydan nasibimizde mi olmasın! Aman ne zor şeydir şu musîkî ne zor şeydir. Şunca yıl emektârlığını ettim öyle ahım şahım da değil sıradan besteleri zor verdim evladım. Şunca yılın sonunda bunları telaffuz etmek acı da olsa benim musîkî’de bir yerim yokmuş. Bize makam uyduramadılar gitti!

-Estağfirullah hocam. Sizlerden mi duyuyoruz bunları. Siz ki nihâvend’in pir-i mugânısınız. Peşrev denince zamanemizde akla en evvel siz gelirsiniz. Sizler böyle söylerseniz insaf ediniz hocam bizler ne yapalım. Musîkî demeye dilimiz zor varır Allah hakkı için. Sizler kendinizi görmezseniz bizler nasıl var olacağız hocam. Varlık olmaz ise gölgesi nasıl zuhur etsin? Taaccüp vesselâm.

-A cancağızım sende bu incelik bende bu incelik kavrulup gideceğiz anlaşılan.

...

ŞEM İLE PERVANE

Gecenin kuytu köşelerinden birinde yazılan bir aşk öyküsüdür bu. Kanlı bir kıssanın anlatısıdır. Kapalı dudaklarda sır gibi saklanan bir mahremiyettir. Bu hikayenin efsununu her kulak duymaz sihrini her göz fark etmez. En duyulmadık ve en işitilmedik gizdir bu. Satırlara çizilen bir anlam örgüsünden daha çok yaşanmış bir elemi taşıyan bir ağıttır bu. En sevgilinin leb’i şir’ininine duyulan özlem ateşidir bu.


Hicran sahrasının cengaverlerine adanmış bir yapıttır bu...

...

Beklenmedik bir yenilgiyi tatmaya hazırlanan ordumun son neş’eli saatlerindeyim. Gözlerim son demlerini yaşayan sabahın çizgisine takılıp kalmış. Yürek ülkemin bir gün doğuşunda senin doğuşunda alev alev olan ufkumun büyüsüne kapılmışım. Binlerce küçük kızıl çiçeği açmış ve ortalığı kan damarlarımdan fışkıran hüzün suları kaplamış. Gözlerimde parlıyor güneş, en ufak bir umut kıvılcımına sarılırken dört bir elle, gözlerimle anlatımsız dakikalarını yaşıyorum.


Beklenmedik bir saldırının tedirginliğindeki bir kumandan gibi ordumun saflarını dolaşıyorum. İnanç birliği edip omuz omuza direnen kahraman ordumun saflarına sızıyorum. Bilinmedik bir hüznün tüm neş’eme sızarken, onları görmek hüznümü daha da artırıyor. Bir şeye inanmışlığın verdiği azimle her işe koşuşmalarını izliyorum. Sefkatli bir babanın kalbindeki derin bir sevgiyi barındırıyor gözlerim. Onlarsa benim çekingen çocuklarım gibiler. Kimisini demli bir sohbetin içinden çekip çıkartıyorum. Suç işlerken yakalanan bir çocukçasına babasından kaçarken gözleri yine onun merhametine sığınacak başka bir yer bulamayan bir haylaz gibi kaçırıyorlar gözlerini gözlerimden. Gözlerim kovalıyor. Sanki ufuklar kaçıyormuş, sanki hayallerinin izindeyken izlerin kaçıyormuş gibi. O gibi şu ve bu gibi. Ama nedense bir türlü tarifi mümkün olmuyor. Her şeye biraz benziyorsun. Gece gibi saçların, sema gibi aydınlık gözlerin, harikâ-yi hilkat gibi ellerin, gevher-bahş gibi dudakların hikmet-i âla gibi sözlerin, inci dişlerin...


Dermansız derdimin dermanını sevdiğim o meh-likanın dudaklarından nûş eylediği âteş-i aşkla özlem pervaneleri gibi terk-i mekân, terk-i cân, terk-i terkle kemal bulmasını istiyorum.


Ve zamansız bir savaşı terk ediyorum, gözlerinden düşerken gece...

...


hayatın ne olduğunu sorguluyorum, şehrin en büyük camiisinden en ahenkli bir sala yankılanırken gökyüzünde. Yaşamın kendisini düşünüyorum. Başı ve sonuna yaklaşıyorum. Müezzinin hayatta karşılaşabileceğiniz siz daha doğmadan boynunuza yaftalanan mahkumiyeti haykırırken, hayatı düşünüyorum. Ne demek olduğunu. Bu girift bilmecenin anahtarının ne olabileceğini. Sokaklarda yürürken yada bir dönemeç esnasında yolların neler getireceğini bilemeden adımlamak gibi, geleceği adım başlarında yakalamak gibi bir bilinmez gibi.


İşte yazılması zor bir şarkı daha neyi kime anlatmak ve nasıl anlatmak? Bu sorulara cevap verecek birileri olmalı. Yani ben sorduğum zaman böyle aniden cevabı yapıştıracak birileri. Bu böyle devam edemez elbette. Birileri dur demeli bana. Artık soru sorma demeli. Ve bu soruların nereden geldiği bilinmeli. Nereye gittikleri. Onların nereden çıktığını bilseydim, bende onların çıktığı yere girer yuvalarını dağıtırdım. Ve böylece yazılması zor bir şarkıda olmazdı.


...


Beklemek dedikti daha evvelinden, öyle okkalı bir beklemek. Sonra biri gelmeli yanınıza ve sizi gömülmüş olduğunuz yalnızlığınızdan çıkartmalı. Yaşlı biri olmalı bu gelen. Buram buram ölüm kokan bir acizlik abidesi olmalı. Ve siz ibretlik gözlüklerinizi takmalısınız. Bir iki öksürüğün ardından tanışmalısının onunla. O size hayatını ne şekilde tükettiğini söylemeli ve siz bundan sizin ne şekilde yaşamanız gerektiği soncunu çıkartmalısınız. O size türlü türlü marazlardan yakınmalı, mesela hayalarının şiş olmasından ötürü bir türlü oturamadığından, yada aşırı gürültünün kafasını zonklattığından. Sonra siz ona sıcak bir dost gibi sabırlı olması gerektiğinden dem vurmalısınız o nazlı bir çocuk gibi mızmızlanmalı. Bir gözünüz aradığınızı bulamamanın hüznüyle dolaşırken suretleri bir gözünüzle yaşlı dostunuzu teselli etmelisiniz. Bir gözünüz gözü kararmışlıkla dönelerken bir gözünüz sakinliğin sukutunu damıtmalı, en eski zamanlardan. Ve işte yine yaşlı dostunuz mırıldanmalı bozuk bir menteşe gibi. Zarıl zurul zarıl zurul. Onunla hayata dair bir genel yargılama yapmalısınız. Sonra bir tütün keyfiyle dostluğunuzu paylaşmalısınız. Onun gözlerinin şaftı kaymış olsa da, sizi görebildiğini bilmelisiniz. Hala ebedi bir hayatın izlerini kovalarsınız onun sözlerinde. Sanki yeni doğmuş bir bebek gibi nasıl yaşayacağını anlatır. Ondan sonru bunu yaparım bundan sonra onu ve ondan sonra ila ileyhi...


Siz onun artık son dakikalarını tükettiğini bile bile onun hayallerine ortak olmalısınız. Geride kalma ihtimalini bilemediğiniz saatleri onun için feda etmelisiniz. Biraz saygı biraz muziplikle ilgilenmelisiniz onunla. Onun bir ismi olmamalı zira sormamalısınız. Artık toprak olmuş bir insanın ismi kimi ilgilendirir ki. Ve sonra herşey gibi oda yitmeli gözlerden sonrası yine yalnızlık. Yine sancılı dakikalara konuk olduk işte. Hoşgeldik hoş bulduk. Selamün gavlen!..

“Âvâzeyi bu âleme dâvud gibi Sal

Bakî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

Ve ardından Nikriz saz semaisi çalınsın kulaklara...

...

Yağız at süvari koştur atını koştur...

“-İçimde bir sıkıntı var, doktora gittim sinir hapları verdi. Bu da bende hal bırakmıyor. Uyuşturuyor.” Hayattan muhacir eşyadan öksüz. Bu duyguyu bilirim. Ruhunuzun bedeninizle olan son bağını koparması gibi. Makam-ı Hüseynî’nin son kerteleri, bekli ardından rastla coşarız. Aslında şu an ne bir nağme duyuyorum, ne de musikiye dair düşünüyorum. Peki bu mevzuu nereden icap etti derseniz, bilemediklerim defterini çıkartıp bu sorunun da bilemediğim sorular arasına kaydını düşürerek size gereken cevabı uzun ve dolaylı yoldan vermiş olmakla bahtiyar oldum ve bu sorunuza müspet bir cevap verememekle kendili elim bir acının kollarında buldum. İnsanlar diyorum ne anlamsız şeylere ömür tüketiyor. Mesela televizyonda gayet salakça bir dizi filmi kusmadan öyle ahmakçasına izleyebiliyor. Halbuki yaşamının belki en güzel saatlerini dakikalarını bir daha elde edememecesine kaçırdığının farkında mı? Bütün bunlar olurken beni bir sıkıntı basmış sigara üstüne sigara yakıyor ve ciğerlerimi harap-ender harap ediyorum. Birazda olmak yada olamamak meselesi. Bunu sekspirin lafıdır diyerek söylemedim. Konunun özünü bir çırpıda teşkil edebilmesi bakımından söyledim. Söyledikten gayrı hemen konuyu geçtik. Çünkü bu hususta kelama ruhsatımız yok.


İnsanın kendinde bir takım şeylerin ruhsatını görüp görememe meselesi ile de ilgili bir ara bir iki cümle kuralım. Bir ara, hatırlayalım ve cümlelerimizi kuralım bu hususa dair.


Neden yüksünmek. Bu aralar eve pek geç bir vakitte gidiyorum. Babamın yüzünü uzun bir müddetten beridir görmemekle beraber ev sakinlerinin de yüzlerini göremiyorum. Bu durum ruhi bir ızdıraba yol açıyor. Ben her gece saat yirmidört’ü geçmeden son belediye otobüsünde yerimi almışken, tanınmadık bir bestekarın nağmelerine beklenmedik konukken, yine sensizliğin tanımsızlığında yitmiş gibi hissediyorum kendimi. Nokta.nokta. nokta.


Molla şarhoş yine hacının ender şarabından içip içip kendinden geçmişken ne söylediğinin pek farkında olmuyor. Bu yüzden kendisi dinleyenin olmaması durumunun olması ne kadar garip kaçabilir ki? Soru işareti. İnsanlardan bahsetmek biraz güç iş. Birilerine bir şey anlatmak. Ama en özlem duyduğum şeylerden bir tanesinin saf.(Burada bir iki cümle çalınmış, mana gedikli kalmış, hatırlayamayacağım cümlenin gerisisi, böyle yarı boğazlanmış tavuk gibi kalsın, hem cümleyi tamamladığım vakit bana para mı verecekler sanki, tamamlamıyoruym işte) Belki nefsimi eğitirim. Ona kainatı okumasını öğretirim. Ne olduğumu ne olmam gerektiğini. Yada...(Yada ne?)

...

belki inanmazsınız(sana kim inanır ki?) ama şu dakikada radyo denen alette turk san’at musikisinden şarkılar okunmakta. Ve ben hakir, bu ahenkli nağmelerin birbiri ardınca ki cevelanında mest oluyorum. Kanunun bir telinde hayatın zevk-ü safasını tanbur mızrabın her vuruşunda ritmini neyde uhreviyattan bir rayiha alıyorum. Duyuyorum, hissediyorum... “o kan bir gün sizde lazım olursa...” şeklinde bir anans duyduyorum. Radyodan. Duyarlı olmak hususunda bir iki kelam sarf ediyor spiker. Radyo spikeri. Sonra ben hareket etmeye başladım. Dudaklarında bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç şarkısı…

Uzun bir aradan sonra tekrar yazmaya başlıyorum. Bu baştaki üç noktanın anlamı o. Uzun bir ara. Belki yazacak bir şeylerimin olmayışından, belki artık yaşamak idealinden yoksun oluşumumdandın. Her neyse işte. Garip bir ülkede yaşamak zorunda olmak, kaderin çözülmesi zor sırlarından biridir. Hiçbir şey daha mantıklı değildir. Tuhaf bir ülke. İnsanların umutlarının tükenmesi noktasında, hayat bir yük oluyor, yaşamsa gerçekten zorlu bir yamaç gibi. İnanmak geçiyor içimden. İnançlarım. Ve onları bir türlü samimiyetle yaşayamam. İnsanın kırmızı çizgileri vardır. Bunlara yürekten inanır. Sorsanız hayatta yapmayacağı şeylerdir, ölmeyi tercih edebilir. Ama kader bir tekmeyle insanı bu çizgileriyle, kırmızı çizgileriyle yüzleştirdiğinde artık şakanın yeri yoktur. Eksilir yüzlerden gülümsemeler. Otistik nazarlara takılır eşya. Küçülür uzakta ufuklar. Umutlar yok olur. Yeis hoş geldin derin karanlık! Beklide Büyük Şair Akif’in yakındığı yeis budur. Gerçekten ümitsiz bir insanın durumundan daha kötü durumda bir insan yoktur. Çünkü bu insan her şeyi yapabilir. Artık ne çizgilerden ne inançlardan bahsedilebilir. Yeis insanın tüm ferasetini kör eden bir karanlık gibi zihnini kaplar. Onu hayattan mahrum eder. Yorgun adımlarla arşınlanır kaldırımlar. Ne bir ümit barındırabilir dönemeçler, ne bir kurtuluş. Gerçeklik duyguları kopmuş gibi serseriliğin en amansız bataklığına saplanırlar. Fukaralar. Bundan sonra ne tanburun ne musikinin o neşve-feşan ahenklerinden söz açılabilir. Bundan sonra şiirinde yeri yoktur. Gözler hep olmamışın peşinde. İmkansız bir kurtuluşu bekler gözler. O zamansa hayalen bir ölüm gibidir. En ağır işkence olur hayaller…

Buradaki üç nokta artık bu konuda söz söylenmeyeceğini gösterir(yada yazacak bi bok bulamadım demek olur). Bu konu kapanmıştır. Başka konulara girelim. Bu arada bu yazılara yansıtmadığım, çok şeyler geçti hayatımdan. Yeniden aşık oldum, yeni çabalara giriştim. İtiraf etmek gerekirse hayatımda ki en girişken insan rolünü oynadım(farkındayım). Ama bu maceradan bende kalan acı bir burukluk. Yine gam bize kaldı. Ula ne talihmiş ki iki satırlıkta olsa biraz neş’e yi çok görüyor bize. Kaderden yakınmak yakışmıyor. İçimden de yazmak geçmiyor… Allah razı olsun bu üç noktayı icat edenden de…(Cem-i Cümle ile Âmin! )


Hayatta çok insan tanımanın bir çok avantajı var. Çeşitli mizaçları bil-fiil tanıma imkanı buluyor insan. Bir söz vardır; “Mezardakiler pişman oldukları şeyler için dünyadakiler birbirlerini kırıp geçirmedeler…” kime ait olduğunu bilmediğim bir söz. Ama gayet geniş manalara haiz bir lakırtı. Helal olsun. Şimdi her zamanki meyhanemize oturmuşuz, sıcak olduğu iddia edilip bir türlü kanıtlanamayan bir çay bardağına dudak vermişiz. Türlü elemli düşünceler peşinde, gamlı hayallere dalmışız, arada sırada bir iki kelam dolanıyor muhabbet namına ortalıklarda. Televizyonda garip şeyler yayımlanıyor. Sonra televizyonun sesi ve ortamda bulunan musikinin sesi ve insan sesleri birbirlerine karışıyor. Her anlamlı söz anlamsız bir gürültüyü oluşturuyor aslında. Birliktelikten kastedilen bu olsa gerek. Bu vakianın zikrinin akabinde demokrasi denen ucubet sisteme bir iki laf atalım. İşte demokraside bu ortamdaki gürültüye eş değer bir gürültüden başka bir şeyin göstergesi olamazdı herhalde. Bence demokrasi dıştan müdahaleye en açık sistem. Bir takım dış mihraklar tarafından halklara zorla dayatılmasının sırrı budur(burada bir keramet yumurlandı). Bazı insanların bu sisteme inanmış görünmeleri yada inanmaları onların ahmaklığını aşikar etmesi bakımından muteberdir ancak(laf söyledi-bal kabağı). Hakaret huyum olmasa da sonuçta kendi kendime küfretmekten iyidir(ikisinde de bir sonuca varamayacaksın). Bir söz daha geçti az önce zihnimden(ağır bi bokmuş gibi) “İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın” diye. İşte tam olarak bu söz, insanoğlunun ağzından çıkmış en hakiki tespitlerden bir tanesidir. Ama işte bu sözün idrakinde olamıyoruz bir türlü(en iyi örnek olarak: ben!). Söylemler her zaman eylemlerden farklı oluyor ve mantık türlü eğilip bükülmelerle bu oyuna katıyor kendini akl-ı selimin yerinde yeller eserken, vicdanlar çıkar zindanlarında esirken. Bu bir bir daha ikidir. Nokta.

Ben yazı yazarken kendimi eleştirmesini severim. Aslında benim en iyi yaptığım şey muhalefettir. Birisi karşımda bir fikri savunurken, fikrin doğruluk yada yanlışlık olayından çok bu insanın savunma biçimi-usulü üstüne giderim her zaman(Bırak canım bu ayakları). Ben aslında onun savunduğu şeyin bilgisine ne kadar hakim olup olmadığının farkına varmasını isterim(pir-i mugansin sanki pezevenk). Oradan girer buradan çıkarım. Ama her zaman saldırırım. Çok zaman benimde aynı kanaate sahip olmam durumunda bile muhalefetten vazgeçmem. Çünkü eğer muhalifseniz karşınızdaki insandan onun farkında bile olmadan daha çok şey öğrenirsiniz(hele, hele nelerde bilirmiş bu). Devamlı soru sorarsınız çünkü. Biraz diyalektik anlayışa yakın olsa da bunu herkese yapamazsınız(Yemedi!). İllaki edep yani. Sizden çok şey bildiği aşikar olan insanların huzurlarında edep dairesi içinde oturmasını ve o ne söylerse –elhamdülillah- kabullenmesini fazla bilgi peşinde koşmamasını bilmenizde gerekir(bak burası doğru buna lafım yok). Her doğru her yerde doğru değildir kancıklığıyla sahtekar düşüncelerinizi meşru kılabilirsiniz(helal olsun döktür len). Bence doğru her yerde doğrudur. Her zaman doğrudur. Doğrunun hiçbir dilde zihinsel karşılığında zaman ve mekan mefhumu yoktur. Ama iş icraat noktasında farklı. İşte size küçük bir mantık aldatmacası…(hani, nerede!!?)

Küçük bir çocuk oyunu bu. İnsan kendisini kandırabilir. Her zaman kendini kandırır insan. E-bilir, a-bilir’i fazla olur bu cümlenin. Her zaman kandırır, her zaman görmek istediği şekilde görür, duymak istediği şekilde duyar, gerçekler acıdır diye boşa söylememişler heral. Vardır bi bildikleri. Zaten hayat denen kurgulama insanın her zaman olanı olduğundan başka türlü görmesi yada göstermesi değil midir? Bakın işte bir söz daha geçti zihnimden. Tam olarak bu cümleyi yazmaya başladığımda geçti. Evet onu şimdi burada zikredeceğim. Tabi bu tür uzatmalı cümleler bitince. Böyle uzatırsınız konuyu. Bir şey söylemiş olmak için konuşmak. Ağız dolusu kalabalık yapmak. Bu tabiri ben uydurdum. Gerçek hayatta karşılığı yok. Bazen uyduruk kelimeler yada deyimler kullanmayı severim. Atasözleride uydururum. Lise yıllarında edebiyat/kompozisyon yazılılarında her zaman şıçtığım türlü nadide güherleri başkalarına yamayarak kompozisyonuma örneklendirme yapardım. “Gelişim insanın doğasına uygun bir idealdir.” Gibi aslında tamamen gayr-i felsefi olan şu yargıyı bence cihanşümül çin metüfekkiri Konfiçyüs’a maletmenin hiçbir mahsuru yoktur. Biraz pragmatist bir yaklaşım ama o zaman pirim yapıyordu. Evet bu çamuru başkalarına bularken edebiyat öğretmeninin beni felsefeyle ilgilenir sanmasını sağlamış ve kendisinde tuhaf bir şaşkınlık uyandırmıştım. Ama bir türlü uyanamadı. Benim aslında sadece iyi bir yalancı olduğumun ayırtına varamazdı. Bunun benim mi yoksa onun mu cahilliğini aşikar ettiği hususunda konuşmayacağım. Susacağım. Oh olsun. Evet artık bu kadar boş lakırtıdan sonra aklımdan geçen, geçip giden, o sözü söyleyebilirim. Şimdi söylüyordum işte; “Hayat; düşünenler için bir komedi, hissedenler içinse bir trajedidir.” Bu söz. Burada küçük bir dürüstlük örneği sergiliyor ve bu sözü konfiçyüsa mal etmiyorum. Yani benim bu sözü konfüçyusa mal etmem konusunda kim beni yalancı çıkarabilir ki. Balıklama dalmak gerekirse, kim konfüçyüsu bu kadar o kumuştur ki. İşte hayatta insan bu küçük kurgulamalarla, aldanmaktadır ve yahut aldatmaktadır kendini. Bu durumda gerçekten herkes biraz yalancı oluyor. Yalancılığı bir ahlak olarak değil yalan şeylere inanmak yalan şeylere kanmak babında söylüyorum. Herkesin hata yapabileceği noktasına getirerek, evrensel bir yargıya bağlıyorum olayı. Enternasyonal vakialar yani. Bence gerçekten doğru dürüst bir mantık kuramı da yoktur doğruya ulaşmak için. Buna erkan usül diyon. Yani bir cetveli alıyor ve kilonuzu ölçmeye kalkıyor gibi bir durumda kalıyorsunuz. Usül biraz doğrudan uzak bir düzlem. Mantık ve felsefenin aslında temelinde tam başlangıç noktasında biraz saçma gelmesinin nedeni bu. Aslında hiçbir filozof öyle oturup saatlerce düşünmemiştir bir konu üzerinde. Daha önce düşündüğü konu hakkında okuduklarını birleştirip birazda kendi olayı daha da karmaşıklaştırıp, buna literatürde sofistike diyorlar, yani konuyu daha da çapraşıklaştırıp kimsenin kendisini anlamamasını amaç edinip ve bunu dilinin elverdiği ölçüde sağlayıp; -İşte eşyanın hakikati budur… cümlesiyle nutkunu bağlayıp, bir takım kör cahilleri;-Ula hakkaten herif doğru söylüyo… demesini sağlayıp, kendi nefsi kibrini körükleyip, bitecek bu cümle bi yerde de bende bilmiyorum nereye kadar uzatabileceğim, aklını kullandığını kavrayıp, kavradığını zannedip, evrende ki en akıllı varlık’ın kendisi olduğuna inanıp, aleme nizam verme işine kalkışıp, dünyanın çekirdeğinin içine sıçmadan önce, bu adama birilerininin dur demesi lazımdı ama demediler. Sanki bir yerlerde devrilme var gibi, cümlede, galiba. Kim diyecek “Dur kardeşim ne diyon sen yahu, ne anlatıyon. On cümlenden onikisi ya kavram içeriyor yada yabancı bir kelime, bu sekliyle senin ne söylediğin hususunda fikri olanın olabileceği ihtimali ihtimal dahilinde olan bir ihtimal dahi değildir.” Bu sözü o kim diyecek diye sorulan kişi söyleyecek. Tam olarak böyle söyleyemeyebilir. Başka şekilde de olabilir. Yani biri anlatırken biri anlamaz biri yarım anlar yada biri anlatamaz. Gaçak göçek işler aslında bunlar…

YARDIM….

İnsanın hiçbir çıkar noktasının kalmadığı anda göklere açılır elleri. Hani Allah(C.C.) öyle diyor ya: benden ancak kafirler bi-ümiddir diye. İşte insan ferah zamanlarında unuttuğu Hak’ı kendi semtine bela baranı uğradığı vakit hatırlıyor. Gerçenten insanlar çok nankörlür. Görmemezlik hususunda ne söylenebilir ki. Bunu hayatta bir çok kez müşahade edersiniz dikkatli bir nazarla: insanların çok çabuk unutan bir varlık olduğunu göreceksiniz. Ve bir çok insan hata yapar. Çok genel bir yargı. Bu satırları karalarken içimden öylesine ölmek geçiyor ki, beklide şu an yapmak isteğim tek şey bu. Ölmek. “Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmektir” diye bir ata sözü hatırladın. Ölmek; dertlerimden kurtuluş noktası olabilir mi benim için? Bu soruyu yanıtlayacak kimse yok mu? Mukaddes azabın vaktini nasıl bilebileceksiniz? Hayat-ı dünya omuzlarımda öylesine bir yük oluyor ki, hiç yaşamamış olmayı tercih ediyorum. “Keşke” bu aralar kullandığım en sık tekrar.

Durmadan hayal dünyama dalıp gerçeklikle olan küskünlüğümü artırıyorum. Her ümidim o kadar ümütsizken(ümüt burada ümit diye düzeltilecek!) ben bu deryada kürek çekmekten usandım kardeşim. Kızmaya başladım işte. Hayat bir acımasız bir boksör gibi beni ringin köşesine sıkıştırmış ha bire tartaklamakta. Çevremdeki insanlarsa acayip bir psikolojik buhran içinde höykürmedeler. Neden herkes höykürüyor. Neden kimse bana yardım etmiyor. Şefkat elleri nerede. Her şefkat neden riya çamurundan sıyrılamıyor. Çarçabuk çıkmalıyım bu kumpastan. Bunu nasıl yapabilirim. Allah aşkına biri çıkıpta benim burada ne aradığımı ve bu hayat denilen boksörün neden bu kadar kaslı kollara sahip olduğunu açıklayabilir mi? Bende soru çok, bir cevaplayan olsa…


Uzun bir kulvar gibi düşünün hayatı. Hayır engelli koşu daha uygun bir teşbih. Bunların hepsi hikaye aslında. İnsanın mantığı tuhaf. Yani bir şeyi hakikatiyle anlamak durumu varken illa ki kıyas yapıp “Ali’nin boyu, Ömer’in boyundan filanca santim uzundur” peki ama Ali’nin boyu gerçekten uzun mudur? Bi kere durun şimdi burada. Herkes elindeki şeyi bıraksın. Uzunlukta ne nemen bir şey? Uzunun kendine has bir tanımı var mı? “Kısa’nın zıttı” diyenler apaşık kalsın. Onlar ellerindeki her ne idiyse -az önce emrimle yere bıraktıkları- onları geri alsınlar ve normal yaşamlarına devam etsinler onlarla işimiz yok bizim, biz giriflerde karanlıklarda kalmış saklı gizemlerin peşinde kafa yoracak beyinsizler lazım. Bizim işimiz onlarla efendi!


Her neyse artık bu konunun da içine böylece şıçtıktan sonra sonra başka ufuklara gidelim arkadaş. Takıl ardı arkama seni çekeyim hayalden dünyama. Yaşanmamış bir duygunun eşiğinde varlıksız tatların kucağına oturak, sağır kulaklarla dinginliğin şaçlarını okşayak, sonrada geberip gidek sonunda. Bu kadar.

BENİM DÜNYAM…

Benim dünyam

Şarkı söylemeli kuşlar

Her sabah mutlu doğmalı güneş

Benim dünyam

Kararmasın hayaller

Umut tutmalı ellerinden

Ümit kızıl olmasın

Benim dünyam

Koşuşmalı çocuklar

Çığlıklar ve oyunlar

Benim dünyam

Salınmalılar ağır aksak bir rüzgarla dallar

Çiçekler üşümesin

Benim dünyam

Sevmesini bilmeli kalpler

Hiç üzmesin

Benim dünyam

Ayrılık olmasın

Anlamsızlık

Benim dünyam

Gitmemeli bulutlar

Okşamalı saçlarını

Gülümsemeli gözler

Dudaklar canlı ve parlak

Sevgiler ölümsüz olmalı

Benim dünyam

Böyle bir şiir yazmak geçiyor içimden. Az önce Zeki Müren Beyefendinin o nadide duyguları coşturacak bir iki şarkısını mırıldandın. O kadar duyguyla doldum ki. Neredeyse ağlayacaktım. Neden ağlamadım ki? Zorluklara karşı göğüs geremiyorum. Ben onlara karşı koyamıyorum. Yılgınlık benim makus taliim. Bunu nasıl değiştirebilir ki? Sabah kalktığım vakit ortalık nede güzeldi oysa. Nasıl ötüyordu kuşlar nasıl tatlı tatlı şakıyorlardı. Hafif bir rüzgar sallarken yeni çiçeğe durmuş ağaçların dallarını, mahallenin tatlı köpekleri nasılda bir oyun tutturmuşlardı. Nasıldı hani öyle gökyüzü? Nasıldı sınırsız ufuklar? Nasıldı sorumsuz duvarlar? Yollar, evler ve ağaçlar… bahar kış uykusunun mahmurluğuyla egzotik geceliğinde bu sabahın ilk ışıklarında nede güzel gülümsüyor varlığa. O nasıl güzel bir muştucu? Çıldırmış nebatat ve hayvanat baharın bu muştusuyla. O müjdeci şey o gizemli ahenk? Bense o kadar çökmüşüm ki. Bütün bu güzel şeylerin tadını çıkaramıyorum. Yorgun bir bakış iltifat mahiyetinde olmuyor. Yorgun bitkin ve usanmış bir bakış. Ne haylaz köpekleri görüyorum, ne kuşları dinliyorum. Başım düşmüş öyle bir derdin kucağında bulmuşum ki kendimi, yaşamak ne ağır bir yük oluyor. Her an ağlamak ağlamak ağlamak geçiyor içimden. Neden hüsran bu kadar büyük ki? Ve neden pişmanlık bu kadar acı verici? Bir şeyleri değiştirecek kudretim olsaydı geçmişi hiç yaşamamış kılabilseydim, hiç yaşamamış olsaydım… o zaman bu tatlı baharın içimde uyandırdığı coşkuları anlatabilirdim. Olmuyor işte. Yaşamak yük benim için. Bazen intihar etmek geçiyor içimden. Kesin bir ölümü düşlüyorum. Bir miktar zehir, soğuk bir kurşun, derin bir düşüş bu kadar. Geleceğe ait bir kurgu taşımıyorum. Geçmişe öylesine takılıp kalmışım ki. Hayır pişmanlık o kadar kemiriyor ki ruhumu başka şeyleri düşünmeye hissetmeye imkan bulamıyorum. Keşke hiç yaşamamış olsaydım…

…Yine bir üç noktayla başlıyor hikayemiz. Anlatacak enterasan olaylarımız yok. Yanımda getirdiğim bohçada insanlara öğretecek bir şeylerimde yok. Belki boşluğu getirmişimdir bohçamda. Gene yürüyorum yani bildik hikaye. Yeni bir şeyler getirmek kolay mı oyle. İnsanoğlu farklı farklı nevaleler yemişler yediği halde sıçtığı hep aynı bokken yeni bir şeyler getirmemizi kimse beklemesin değil mi, herkez kendi sıçtığına baksın. Neyse lafın bokunu çıkarmadan kendi kurmacamızda yolumuza devam edelim. Belki kimsesizliğimizi kuşatan şehirlerin mekanlarından bahsederiz, belki yine kaldırımlarla söyleşiriz. Şincilik bunu bilemiyoruz. Aslında konu ne veya kim, bilemiyorum. Uzun bir ara oldu gerçekten, yeniden bir şeyler yazmaya başlamamla, bunu bırakmam arasında uzun bir zaman aralığı mevcut. O uzun zaman aralığında yeni şeyler yaşadık yeni izlenimler edindik hayata dair. Ama bunları o sıcıkı uslübumuzla kimseye aktarmıyoruz.

-Alo, nerede kaldın ula, geldin mi mekana?

-Ayy valla kusura bakma ben seni unutmuşum, şimdi evdeyim

-Ula ben senin çapına çarpımına

Matatsuhada Bir gece Yarısı…



Matatsuhada bir gece yarısı uyuyamamak, her türlü olasılığın göğsünü sıkıştırması bir mengenedeymiş gibi bir hisse kapılman tam gece yarısını geçerken zaman, bir rüzgar sesi duyarken, herkez uyumuş saadetli bir rüyaya konuk olmuşken, içindeki kaygıları bastıramaman ve kalbinin ahenksiz bir ritim ile savaş tamtamları çalması, Matatsuhada uykusuzluğa adanmış bir gecenin tuhaf bir öyküsüdür. Tuhaftır çünkü kendi kendinle baş başa kaldığın bir anda ıssız bir vadide kopan bir vaveyla misali haykırmak istiyorsun ama gece o kadar sakin ki, onun bu sakinliğini bozmadan nasıl haykıracak nasıl bağıracaksın. Ay, görünmüyor hava bulutlu ve rüzgar var. Ve köpekler uzaklardan çok uzaklardan sana sesleniyor. Ne dediklerini anlamıyorsun, gecenin tam yarısını geçerken konuşabileceğin sadece köpekler varken, ne dediklerini anlamıyorsun. Sigara üstüne sigara yakarken, düşüncelerin sadece tek bir noktaya kilitlenmiş çeşitli olasıklıkların hesaplamasında meşgul ediyor kendini. Hayal afyonu artık acı veriyor. Bilincini bir türlü yitiremiyorsun. Uyumak istiyorsun ve bunu nasıl yapacağını bilmiyorsun. Yıllarını uyumakla geçirmiş biri olduğun halde nasıl uyuyacağını bile bilmiyorsun. Çivi çakıyor birisi zihnine. Sabit bakışlar sabit düşünceler arasında kaybolan dakikalar saatler günler aylar seneler, hayatlar. Kimsesiz bir ömrü yaşıyordun daha düne kadar. Yalnız ve yapayalnızlığında mes’ut ve mutlu idin. Hiçbir beklentin yoktu. Ömrünün gerisi hakkında saçma sapan düşüncelere ve hayallere dalıyordun. Ne oldu şimdi, neyi kaybettik gerçekten. Mutlu olmak bir anı yaşamak bir anın farkına vararak o anı yaşamak değilse nedir? Bense geleceğin ne getireceğini tahmin etmekle meşgül ediyorum kendimi. Bıktım usandım…



Matatsuha'nın da devranın da canı cehenneme, "Replay" eden bokbok bir döngünün içinde sıçana dönmüşsen, Matatsuhanında canı cehenneme dersin o zaman. Bu bir şey kazandırmayacak sana. Erdem bir insan adı. Herkez bir şeylerin arayışında zaten. O yüzden bombok bir cehennemi yaşıyorsan bu dünyada bu kimsenin umrunda olmayacak. İnsanlar nasıl bu kadar hızlı değişebiliyorlar. Milyarlarca hayatın birlikteliği. Aynı hapishanede milyarlarca mahkum var. Ve çok az kimse neden bu zindanda mahkum bulunduğunun farkında, gerisi fas fos. Adam sende, insanlarında canı cehenneme. Bir şey düşünmek istemiyorum şu an. Bütün bunları kimse okumayacaksa neden yazıyorsun ki...



Matatsuha'nın da devranın da canı cehenneme o zaman...


-Boş şeyler konuşuyorsun azizim boş!..

-Boş konuşmalarımdan dolu anlamlar çıkartabilirsin.


işte yeni ve gıcır gıcır bir arkadaş buldum kendime. Kendim! Bu konuda bir iki test tüst evresi geçirdik tabi ki. Belki artık konuşmalarımız bir monolog sathından diyalog sathına kaydırılabilir. Böylece bir şeyleri doğru dürüst anlatabilirsiniz. Kitap yazmıyorum. Günlük değil. Formu yok bu yazdıklarımın. Formsuz. Deliliğin sebest şekli.




Şimdi artık kıçımın kenarında kurduğum evrenden bahsedebilirim. Artık onlar olgun bir hayale dönüştüler. Yeni bir ülke ve yeni bir ülkü kurdum kendi kendime kendi kendim için. Vaktimi kahvehane köşelerinde zayi etmeyeyeim diye, boş vakitlerimi burada değerlendireyim diye bir ülke kurdum kendime. Ülkemin adına Angola. Başkenti Matatsuha. Kendimi bir zenci gibi hissediyorum. Bunlardan daha geniş bahsedeceğim tabi ki. Nedir ne değildir diye anlatacağız. Kolaymı sıçanın bir fil doğurması. Böyle bir deyim vardı galiba. Bu manaya delalet eden bir deyim vardı. Hatrımda oyle kalmış.


Gece

…Yıldızlar her zamankinden daha parlak. Yıllardan haber var! Şeffaf bir karanlık bütün civarı fethetmiş. Peri kızları ara sıra ıssız sokakların alışılagelmiş sessizliğini bozan birkaç yabancının ayak seslerini kendilerine eğlence edinmişler.

"Şu geçenin adamın ayaklarının altında, son moda çiviler var, sağlam!"

"Hayır canım, ne münasebet! Yol buzlanmış, ayakkabının altıda dolmuş oldu olacak. O yüzden bu gürültü çıkıyor"

"Saçmalık bu, sağlam!"

"Pöh! Yine zıvanadan çıktın!".



Doyuma varılmış bu günün sonunda bütün evlerin bacaları zapt edilemez bir mutluluk saçıyorlar. Dışlar içlerin gizemini tüm çıplaklığıyla açığa sermiş. Samimi bir neşe hüküm sürüyor. Ve bütün yaratılmışlar bu senfonide yerlerini alıyorlar.



Gece hafiften bir sisle bu kara, sevimli bacaların ahengine katıyor kendini. Ağaçlar kendilerini rüzgara salıvermiş nazlanmaktalar. Öbek, öbek çalılıklar, az zaman sonra sürülecek tarlalarda, başı boşluklarının son günlerinin tadını çıkarıyorlar. Kendilerini, bazılarının arkasına saklayan utangaç çalılıklar hariç. Onlar, son günlerini yaşamaktan bile utanıyorlar. Rüzgar yine ılık, iklimlerin destanlarını getiriyor ıraklardan. Birkaç büyük köknar, rüzgarın anlattığı hikayeleri yorumluyorlar aralarında. “Geçen seferki hikayeler daha iyiydi” görüşünde birleşerek hepsi, yinede rüzgarın anlattıklarını beğeniyorlar. Kavaklar rüzgarı keserek çıkarmış oldukları sesi, bir müzisyen edasıyla sanatla yoğurarak, o nadir anları yaşatıyorlar kendilerini dinleyenlere. Kendilerini dinleyenlere gelince, onlar birkaç cırcır böceğinden başkası olamaz. Bu sesten ancak onlar ürkmüyorlar çünkü. Onlar da kendilerince, bu tarifsiz ana kendilerini kaptırarak, içlerinden geldiği gibi cırlayabiliyorlar. Kimse bu durumdan şikayet etmiyor. Sukutun dimağında erenler hariç. Onlar yine sessizliği bozan bu amansız hayvanlara kin güdüyorlar;



"Kahrolası!" diyorlar. "Nereden de beni buluyorlar!" sonra, buna alışarak onlarda kavak yellerini hışırtısını büyük bir zevkle dinliyorlar. İçgüdülerden bir kurtulabilseler, ne kadar da mutlu olacaklar. Ve işte nemli yerlere sığınarak,vıraklayan kurbağalar ki bu yerlerden kasıt genellikle sarı sıvalı evin komşusu beyaz sıvalı evin hanımı tarafından bahçelerinin en ücra köşesindeki, gölgesiyle buranın güneş görmesini engelleyen bir iğde ağacının dibine dökülen, atıl vaziyetteki suların bırakmış oldukları ıslaklıktır, bu ıslaklıkları bir gölün kenarı zannedip buraya gelen o kurbağalar, umduklarını bulamamanın şaşkınlığıyla avanak, avanak bakınıyorlar ve yine her şeye kayıtsız kalarak vıraklıyorlardı. Şu kurbağalar kadar garip hayvanlar azdır hayvanat dünyasında. Kimi destanlarda onların türlü, türlü büyülere uğramış tatlı ve erkek güzeli prensler olduğu anlatılır. Gerçek olabilir mi? Buna ayıracak vaktimiz yok! Ama peri kızları yeni bir uğraşı bulmaktan sevinerek bu konuyu konuşuyorlardı.


"Kurbağaların eskiden bir prens olduklarına inanmak güç, hatta imkansız, sağlam!"

"

Nedenmiş canım, onların ben güzel prensler olabileceğine inanıyorum. Evet şimdiki halleri pek çirkince, ama kim bilir prens oldukları zamanda bütün kızların başını döndürüyorlardır."


"Bunlar sadece masal, hikaye. Onların varlığını kim görmüş ki! Bunlar olsa, olsa birkaç kaçık tarafından uydurulmuş hikayeler. Bu hikayelere ancak çocuklar inanır, sağlam!"

"

Masal mı dedin? canım, ama masallarda bir zaman gerçektirler. Onlara inanan olduğu sürece de gerçekliklerini korurlar. Ben bu hikayeye inanıyorum."

"Bütün bunlar saçmalıktır, sağlam!".



Onlar bizim yerimize bu konuyu derinlemesine inceliyecekler anlaşılan. Bu da başka bir masal ya!



Birkaç kara köpek, çöp bidonlarından başkaca, her yere dökülmüş çöplükleri eşeleyerek yani zaten yeteri kadar yayılmış bulunan çöpleri daha da yayarak, açlıktan gurul, gurul guruldayan karınlarının çenesini kesmeye çalışıyorlardı. Bugün sarı sıvalı evin kadını iyi şeyler atmıştı anlaşılan çöpe. Her gün, en azından böyle değildi. Daha kötü şeyler, küf tutmuş peynir yada kurumuş omlet, vs vs. Ama yine bazen hiçbir şey atmayarak bu çöp-çatanların buldukları kötü şeylere bile şükretmelerini sağlıyorlardı. İşte bu akşam, güzel bir akşamdı onlar için. Büyük Sivas kangalı, beyaz lekeli, kara köpek, günlerinin geri kalan kısmını zevk ve safaya ayırabilecekleri kanaatine vardı. Ötekilerde, sessiz sedasız onun bu görüşüne ortak oldular. Zira bu çetenin reisi oydu. Gidip, kendilerine rahatça pinekleyebilecekleri sıcak bir kuytuluk aramaya başladılar. Ama yine huylarından vazgeçmeyip yol ortasında sinsice dolanan sarı sıvalı evin yalaka kedisini kovalamaya başladılar. Böylece eğlenceleri de tamam oldu. Her nevi zevklere gark oldular. Ne bereketli gece!



Her şey bu gece esnasında oluyordu. Ve karalık bunların hepsini saklıyordu gözlerden, merhamet dolu bir baba gibi.



Işığı asla aralarına almıyorlardı. Çünkü sevgili geceyi incitmek istemiyorlardı. Ay hepsinin yararlanabileceği şiddette ışığı gecenin de izniyle onlara sağlıyordu. Ayın faydaları konusunda bilge köknarlar yine mutabakata vardılar. Peri kızlarına hiç değinmeyelim. Zira hala hiçbir konu üzerinde her hangi bir uzlaşmaya varamamışlardır, sağlam. Ve bacalar yine o vurdumduymazlıklarıyla geceye hafif bir efsun katıyorlardı. Mahallenin tek baykuşu bir kavak ağacının kendisine açtığı yuvayı beğenmemezlik edip homurdanıyordu. Bu mütevazi kavak onun şarkılarını söylemesini sabırsızlıkla beklediği için, geceleri çok severdi. Onun, o boğuk sesinde, bir zamanlar çiftçilerin gelip yanında bulunan arkadaşını kesmeden önceki, anılarını canlandırırdı hayalinde. Ne de tatlı günlerdi onlar! Ona kavuşmayı çok istiyordu. O coşkun, ama sevimli arkadaşına. Bu yüzden, ne zaman elide baltası olan bir çiftçiyi görürse, rüzgara bağırıp, kendisini sallayarak fark ettirmesini isterdi. Kaç günden beride, toprağın kendisine getirdiği suyu içmemişti.(Aman Evrimciler Duymasın! Yoksa bu salak kavağın davranışına nasıl bir açıklama getirirlerdi. Zaten de yeteri kadar açıklanamayan bir yığın mesele hala öylece ortada dururken, sağlam. ) Kurumak istiyordu ki, iyi bir odun olabilecek ve böylece her hangi bir çiftçinin iştahını kabartıp kendini odunluğa tıktıracaktı. En olası gözüken ihtimal bir türlü olmuyordu. Köknarlar buna kısmet diyorlar, baykuşsa çiftçilerin ahmaklıklarından dem vuruyordu. İşte onun en iyi yapabildiği şey zifiri karanlıkta bile görebilen gözlerini açıp, etrafında olanlardan, olmayanlardan, olması gerektiğine inandıklarından, olmaması gerektiğine inanıp da orada bulunan şeylerden yakınmaktı. Tam bir köşe yazarı olacak hasletlere sahip. Ne ki canım, olmaması için bir neden de var mı? E yoktur sağlam.



Toprak ise, huzurlu bir gülümseyişle tüm bu olanları izliyordu. Sema yine ağılığını takındı. Belli ki toprağa kızmıştı. Ama neden kızmıştı? İşte bunu kimsecikler bilemezdi. Hoş ya kendisi bile bunu bilmiyordu!



Ve şafak, uzaktan güneşin ve ışığın geldiğini mahlukata haber verince bütün gece sırlarıyla birlikte kayboluyordu. Şimdi başkaca bir mevzu vardır.


Güneş gelişiyle her şeyi değiştirir. Artık kurbağalar vıraklamaz, köpekler kim bilir nerede sızmışlardır, bilge köknarlardan hiçbir ses duyulmaz, dertli baykuş gözlerden kaybolur, rüzgar artık bütün gücünü yitirmiştir, kavaklar şarkısını söylemez, cırcır böcekleri zırıldamaz. Yalak kedi biraz kestirmek için evin pencerelerini tırmalarken, içeri girmek için, peri kızları yine masalsı hayallere geri dönmüşlerdir.

Ve toprak artık yeni hayatlar doğurur. Yeni bir hayat yeni bir günde yine yeniden doğar. Yine gündüzler geceleri takip eder. Karanlığın ardından yine ışığın hükmü okunur. Sema artık göz alıcı rengini gösterdiği için mutlu...



Yeryüzü bu aniden bastıran aydınlıkla, karalığa bürüdükleri günahlarının yakalanması korkusunun verdiği tedirginlik ve utangaçlıkla saklanacak bir yerler arıyordu. Çiçek bahçelerinin ardında ki bataklığı gördük sonunda. Suçüstü yakalanıverdi. Amansız çepeçevre kuşatıldık. Teslim ol! Teslim ol! naraları beynimizin çeperini delerek bütün savunma mekanizmalarımızı çökertiyor. Kaçalım, saklanalım, ıssızlığa bütün gözlerden ıraklığa kaçalım!! Ne baht ki nafile! Hiçbir yer yoktur ki birisi tarafından izlenmesin, gören ve işiten ama gördüğünü ve işittiğini belli etmeyen...



Kuşumuzu kimsenin göremeyeceği bir yere saklayamadık...


...


Aslında biraz canım sıkkın. insan canı sıkıldığı zaman yaptığı bütün işler hep sıkıcı geliyor. En eğlenceli işlerle uğraşşa bile. Birde insanın elinde olmayan şeylere canını sıkması var. Sıkılmak niye? Bu ruh daralması yaşamımızı çekilmez bir hale sokuyor. Sineleri zorlayan bir 'âh' çekiliyor. Bu 'âh' her lafızda başka başka manalara telaffuz ediyor. Teleffuz mu desem başka bir şey mi diye söylesem diyerekten baya bir zihnimi zorladım. Kelimeler o şarkıcının aşkını sürüpen(süpüren) çöpçüler tarafından sürüpürülmüş(süpürülmüş) gibi yoktular. Hatasız kul olmuyor tabiki, unutkanlık; emek anbarındaki fare gibi birikimlerimizi kemiriyor. kelimeler vefasız aşıklar gibidir. Vefasız olan maşuktur aslında. Yani hem söylenen şeyler ve hemde söyleyen kimseler vefasızsa dinleyenlerin kulakları başka bir şey işitmeyecektir vefasızlıktan başka.Vefa; değer verilmesi gereken şeye gereken değeri verebilmek bilincini göstermek. Bu hususa müdrik olmak. ama nerede işte. Angola'da bazen insan kendisini yalnız hissediyor. İhtiraslarımıza hiç bir zaman ulaşamamanın mahrumiyeti aslında gerçek fakirlik değil midir. Cebi delik korkularımızın. Onlar da fukara tesellisi arıyor işte. koklayacak zırnık bile bulamayan insanın haline ancak güleceğim müsadenizle. Bu derece fakirlikten sonra insanın hayatını ikame ettirme azmine ancak gülünülür. Onu küçümsemek babında değil sözlerimiz elbette. Bir komedi senaryosu gibi hayat, gerçekten böyle. Görmemiz gerekipte görmek istemediğimiz surlarla çevrelenmiş bir hapishanede özgürlük şarkıları söylemek kadar aptalca bir davranış sergiliyoruz. Ne zaman konulduk? Hatırlamıyoruz. Ne zaman çıkacağız? Bilmiyoruz. Bilmedik ve hatırlamadıklarımız; işte bizim mazi dediğimiz şey budur. Hayalse bu mapushanenin beyaz güvercinleri. Onun ayaklarına bağlanmış hayali haberler var, hala yaşamak idealini kaybetmemiş kunta-kinte'ler tarafından asılan. Kendini zenci hissetmenin başka bir adıdır Angola'lı olmak. Angola gerçekte işte bu hapishanedir.


Aslında her şey söylenmiş, ama insanlar unutmaktan usanmamışlar. Sanki bir çemberin içindeki fare gibi her şey. Yok çemerin içindeki fare gibi değil de bu farenin bir parçası olduğu düzen gibi. Dönmek ilerlemek değil ki. İlerlemekte belki ilerlemek değil, gerilemek gerilemek olmadığı gibi. İleri mahiyet bakımından geri'den üstün değil, ama tekerlek dönüp duruyor işte. İçine fareyi kim koyduysa artık.


-Farenin konuyla alakası yok
-Bende onu söylemeye çalışıyorum
-Sabrettim sabahtan beri ne demek istiyor diye gayret gösterdim, yeter artık ya
-Ne dedim ki şimdi ben
-Ne dedin ki şimdi sen, ne söyledin.
-Vardan bir gerçeği yorumladım, babaannem öyle söylediydi.
-Tamam tamam kısa kes artık.Sigaran var mı çatladım konuşman ne zaman bitecek diye
-Bakayım, iki tane kalmış
-Ver bir tanesini.
-Su buharlaştığında, buhar bulut olduğunda, buluttan yağdığında su, donduğunda...
fare çemberi döndürmeye devam edecek.
-Ya git farenede çemberinede...Fare diyince içim gıcıklanıyor zaten.


Sonsuzluga geri dön! İşte yeni cümlem. Umutvari(her ne demekse artık) bir söylem. Bu arada müjdeler olsun ki; murada giden her yol mübahtır anlayışıyla tembelliği hakikatin keşfi arayışında nirvana olarak gören yeni bir felsefi akım doğdu Angola'da.Beyhûdilik. bu en yeni akımın yepyeni bir muştucusu; biziz elbette. Dudaklarımızda o mübarek sözlerle. "Return to forever" Gökten inen bir dildi sanki konuştuğu. (peygamberlik iddia edecek sanki) Söylemesi zor ve kulağa anlam aşılıyor. Evrensel bir mesaj taşıma amacında değiliz tabiki. Beyhudilik mezhebine bir çevçeve kazandırma peşindeyiz, bir renk katma derdinde. Aslında ortaya ne çıkacak merak etmeye başladım.İnsan kendi kendisinden korkar mı? Evet. Ben korkuyorum. her an atom bombasını keşfedecekmiş gibi bir his dolanıyor içimde. Bir yerleri patlatma arzusuyla yanıyorum.


Kaybediş...


Yitirilmiş insanlar görünce üzülüyorum onlar için. Aslında çevrem çok dar. Belli başlı kültürde insanlar. Ama nedense söz konusu kadın olunca içimi acıtıyor bir şeyler. Bir erkeğin kimsesiz olması beni üzmez ama kadınların bu durumda olması insanı üzüyor. Nesiller görüyorum kadında. Nesiller büyümeli nesiller yetişmeli. Bu nesilleri kaybetmişim gibi bir kaybediş hüznü var şimdi. Hava bulutlu yağacak mı öyle görünüyor, yağmayabilir de. Havanın bulutlu olması muazzeb ruhlara daha bir elem ve yeis veriyor. Bunu az önce dertleştiğimiz bir dostumuzdan duydum. Mana Said-i Nursiye atfen söyleniyor. Ürkütücü bir kaybediş var insanların ruhlarında. Geç mi? Geç değil elbette ama insanlar değişemecek kadar korkaklar. Bir kadın kimsesiz olmamalı. Onu tutmalı birileri korumalı kollamalı. Erkek tek başına yaşadığında karakteri güçlenirken kadın tek başına bir yaşam sürdüğünde solan bir çiçeğe dönüyor. Belki kahpe kollarında değersiz bir paçavraya döndürülüyor. Nesiller kayboluyor yataklarında. Nesiller. O Asımın nesilleri gidiyor. Hava bulutlu ve ben hüznün ve elemin bu kadar acı verdiğini bir kere daha tahsil ediyorum. İki tane hap salladım. Gecenin uyusuzluk işkencesinden kurtarmak için kendimi. Bugün Cuma. Belki erken gitmeliyim camiye. Fazla merhametten maraz doğar ma, üzülmemek elde değil. Hava bulutlu. Ve hüznü bir tabut gibi buluyorum derdimde. Şair böyle diyordu. akşam eski defterleri kurcaladım. Kafamdaki düşüncelerden kurtulmak için eski musiki eserlerini en yüksek seste dinledim. Gitmediler beni terketmediler rahat bırakmadılar yakamı. Şimdi yine geliyorlar yine ve yine. Ben onlara bir şeyler veremem ki. Soruların cevapları bende değil neden gelip duruyorlar. Bir kadın düşünüyorum. İçi acı ve keder dolu ve yalnızlık. ama dışarıdan mutlu ve mes'ut bir görüntü çiziyor. yalnız biliyorum acı çekiyor. Ama neden saklıyor ki bunları. Neden başka biriymiş gibi göstermeye çalışıyor kendimi. ben hüznü tanımaz mıyım? Onun içindeki o hüznü görünce hüzünleniyorum işte. Bir filimde görmüştüm. Galiba Yeşil yol adlı bir filimdi bu. Oradaki garip karakter bir gün bir ceylanı avlamak isteyen bir avcının kolunu tutuyor. ve ceylanın içindeki o korku ve hüznü adamın tatmasını sağlıyor. Onun gibi hissediyorum hüznü içimde. Başklarının üzülmesi daha bir istırap verici. Onlara oysa gülmek ne kadar çok yakışıyor. Anne sefkati olmalı herkeste. herkez herkeze bu merhamet nazarıyla bakabilseydi belki yaşamak zorunda olduğumuz dünya bu derece adaletsiz ve kimsesiz olmazdı.


GÖZLER KALBİN AYNASIDIR.


Basit bir ahlak ilkesiyle hareket edebilmek. Konuştuğunuz ve iletişim kurduğunuz insanlara değer verebilmek, onlara asgari insan olarak ve azami hak ettiği şekilde saygı ve sevgi göstermek. Ama insanlar zarar görecek olan başkası olunca sahip oldukları ahlak kurallarını birden unutuveriyorlar. Siz doğru bir hareket göstermiş olsanız bile garip karşılanıyor. Zor bir durum. Kötü gözlerle insanlara bakmamak ve ne olursa olsun muhatab olduğunuz insana değer vermek ve karşılıksız bir sevgi beslemek. Çıkarsız bir ilişki kurmak bu kadar mı abes karşılanır oldu toplumumuzda. Aslında mevzu bende saklı. Ama bu tutumları ile üzdü ihvanım beni. Beni anlayacak bir sıcak kalbe o kadar çok ihtiyaç duyduğum bir zamanda beni anlacak birilerinin olmayışı ne kadar hazin. Belki gerçekten hasta bir insanımdır. Kendi vehimlerimden kurdugum hayali bir dünyada ikame ettiriyorumdur yaşamımı. Şarkılar belki o kadar da aşk dolu değildir. Şiirler hep bir yalan. Hayat külliyen bir aldatmacadır belki. Ama yine de bu bir ahlak anlayışının olmamasını gerektirmiyor ki. Her konuda belki bu duruşu sergileyemiyor olmam her eylemimde aklaksız bir tutum takınmamı meşru kılabilir mi. kim kusursuz bir karaktere haiz bulunmaktadır ki? Pılımı pırtımı toplayıp yine eski dünyama iltica edebilecek miyim? Fildişi kulemde hayatın anlamsız meşakkatlerinden uzak tutabilecek miyim kendimi? İncittiremeyecek miyim bir daha kalbimi? Hayatımdaki büyük değişiklikleri asla ve asla kabul etmeyecek ve hayali bir çölün ortasında hayal kumundan inşa ettiğim kalemde asaletle hüküm süreceğim. Buna kim ne diyebilir ki gerçekten. Anlaşılmak kaygısı ile gütmeyeceğim bir daha fikir koyunlarımı. Onlar mes'ut ve mutlu olduktan sonra neden bana ağlamak düşsün ki.


Yeni bir şarkı keşfettim; "Sevgi dolu şu gönlüm". "Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel, kelimelerin kifayetsiz olduğunu" diyor ya şair bu bilinci açığa vuruyor ya işte aynen oyle bir hayret ve şaşkınlıkla dinliyorum bu şarkıyı. Ne hoş nağmeler ne güzel sözler. Sanırım bestekarının şarkıyı bestelemiş bulunduğu frekansı şimdi yakaladım. Kalbim titriyor şarkıyı dinlerken. Sonsuz bir nazarla bakıyorum ruhuma. Kimsesiz yalnız ve hazin bir öyküsü varken ruhumun yinede mutluluk adına çaba sergilemesi "O"na ulaşmak ve kavuşmak özlemini hala benimsemesi bir umut değil mi geleceğime dair?


"Bahçede kül rengi kara gözlü bir kedi

Boğuk bir çırpınış şu kandilin dediği

Ve pervaneler camda anlatırken hasreti

Kırın bir köşede paslanmış aynaları

Söndürün kurumaya yüz tutmuş tüm lambaları"


Bu hisle hareket ediyorum. Belki binlerce kez tekrarı olsamda kendimin yürüyorum. Üç-Beş günlük dünyevi yolculuğumun asırlara gebe hüznünü çekmek zorunda kalsada bi-çare kalbimin rehberliğinde terkediyorum geçmişimi. Son bir defa bile arkama bakmadan aşıyorum kum yığınlarını. Güneş elbette yakıcı bir hararetle gök yüzünde o parlak yerini alıyor. Vucüdumun sıkılmışçasına attığı ter ise bir bedel olarak defterime yazılıyor. Her şeyi elde edebilirsiniz fakat bedel ödemeye hazır iseniz...


Sonsuzluk kervanı; peşinizde ben!


Nerede bu sonsuzluk kervanı, nerede dinlenir ne yerler ne içerler nasıl insanlar bu kervan sakinleri, gören duyan bilen var mı? İnkar kolaydır ve iman zorluktur. İman zorluklara çelik bir göğüsle karşı koyabilmenin adıdır. O nurlu bedel. O kutlu müjde. O apaçık yol, o ayrılmaz sevgili. O mahzun çocuk. O hüzünlü bir kalp. İman etten kemikten bir tasavvur.


Gün...


Daha iyi hissediyorum kendimi bugün. Gün bu gün, harekete geçme zamanı. Kalbim daha hızlı çarpıyor. Kanım daha hızlı akıyor, azgın ırmaklar gibi hissediyorum kendimi. Önümdeki bütün engelleri aşabilirim birer birer. Hava açıldı nihayet. Güneş o özlenen yüzünü gösterdi. Hafif ve serin bir rüzgar var. Hayat bütün renkleriyle devam ediyor işte. Matatsuha, o rüyaların şehri. aşkların şehri o güzide belde. Yine esrarengiz oyunlar peşindeyken kader benim tek ve yegane sığınağım. Hayatın zorlu belalarıyla başa çıkabileceğim yegane istinat duvarım. Sanırım aşık oluyorum. Gene işte başıma geliyor korktuğum şey. Ne kadar ayran gönüllüyüm. Gönül iklimi bir sakin bir fırtınalı. Neler oluyor Tanrım bunu anlayamıyorum. "Kumru sesinde ki "Hû", Yaylı tamburdaki sırrı" çözebilecek miyim, içimde kırkı aşkın soruyla türbene geleceğim, ve sen bu sorulara cevap verecek misin?


"Kibriya aşkına ey muğbeçağan mey getirin

Vermeyin fâsıla bir lâhza peyâpey getirin"


Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Konu açık ve net bir şekilde ifade edilemeyecek kadar karmakarışık. Nereden gireceğim bilemiyorum. Bir ıki ısınma cümlesinin ardından belki konuya balıklama dalabilirim. Belki hep kıyılarda dolaşırız işin özüne hiç dokunmadan;


"Bederyâ der menafi bişümarets

Eğer hahi selamet derkenarest" Hz.Pîr(K.S.)


Deryadan faydalar çoksada eğer sen selamet istersen kerdeşim o deryanın içinde değil kenarındadır. Ellerim titriyor. Kalbim huzursuz. Her an ağlamaklıyım. Gözyaşlarınızla ifade bulacak manaları kelimelerle anlatmak ne kadar zor. Hiç bir kab içimdeki hüznü saklayamaz. Dar gelir. Vucüdunuza saplanmış bir hançer vardır. Ve soluk alış verişleriniz gittikçe kararsızlaşmakta, ve siz son anlarınızı yaşamaktasınızdır. Geleceğe dair hiç bir tasavvur barındırmaz zihniniz. çünkü onu yitirmekte olduğunuzun farkındasınızdır. ne düşüneceğinizi bilemezsiniz ama hissiyatınız buna mukabil o kadar berraktır ki. Tatmakta olduğunuz duygu kaybediş, kopuş ve bir bilinmezin verdiği korku ve heyecan. Kalbiniz o an o derece yoğundur ki hissiyatla,belki hançerin verdiği ızdırabı hissetmezsiniz bu yoğunlukta. Vucudünüz soğumaya başlar. elleriniz ve ayaklarınız buz kesilir. Yaranız devamlı kanama içindedir. Soğuk buz gibi bir hançer saplı dururken bağrınızda, soğumaya başlıyor vucüdunuz. İrkilmeler, titremeler sizi hep o anın yaklaştığını haber vermekte. Genede ne zaman öleceğinizi bilemiyorsunuz. Gerçekten ellerinizden kayıp gitmekte olan hayatı nasıl karşılıyorsunuz? İçinizde bir hüzünde var ama kim için duyulduğu belli değil. Kendiniz için mi? Yoksa sevdikleriniz için mi? Şairler ölümü sevgiliden ayrılmak olarak tanımlıyorlar. Aşıklar sevgiliye varmak. Varış mı kaybediş midir ölüm? Varış mı yitiriş mi? Nasıl bir inanca sahipsiniz ve sizi ölümünüzle ne beklemekte. İşte yine bir titreme nöbetine yakalandınız. Soğuk damarlarınızı dolaşıyor sanki. Halbuki alnınızdan damla damla ter akmakta. Isı kaybediyorsunuz, kan kaybediyorsunuz, yaşamınızı kaybediyorsunuz. Tanrı aşkına kazancınız nedir ki? Nasıl bir inanca sahipsiniz? Hayatta artık siz bu aşamada olmadığınız için hayat sizden bağımsız bir olgu olmak durumunda, yani siz hayatla ölüm arasındaki o uzun ve kısacık yolda ilerlemekteyken ne hayata ait bir varlıksızınızdır ne ölüme. İşte o kısacık an bizim anlatmaya çalıştığımız.


Bu anı gerçekten düşünmüş müydünüz? Ne yapılabilir şu an içinde? elbette bir belirsizlik hissiyatı var içinizde. Hiç bir şey bilmiyorsunuz? Aslında bilmeniz gereken en önemli bir mevzuda hiç bir şey öğrenmemişsiniz. Korkuda var. Sevinçte. Sevinç yeni bir bilinmeyenin belirsizliği. Korkuda aynı durumdan kaynaklanıyor. İşte gönlünüz bu zıtlıklar tezahüründe gidip gidip geliyor. onun için vucüdünüz şiddetle soğurken alnınızdan ter akıyor. Onun için ölümle hayat arasında bir yerlerdesiniz zaten. Her şeyin zıt bir gelgitten ibaret olduğunu işte o an anlıyorsunuz. Aynı kutuplar birbirine iterken, zıt kutupların çekimine şahit oluyorsunuz. Sonra anlıyorsunuz ki hayatınızda aslında hep bunu yaptınız. Oradan oraya avare bir rüzgarla savrulmaktan başka hiç bir şey yapmadınız. Yaptıklarınız ve yapmadıklarınızda aynı zıtlığın konusu. O derece harab ve bitab hissediyorsunuz ki kendinizi parmaklarınızı bile kıpırdarmakta zorlanıyorsunuz. Hareket kabiliyetinden artık yoksunsunuz. Eğer şu an içinde kendi gözlerinize bakabilseydiniz o muhteşem canlılık belirtisi parlaklığın solmakta olduğunu anlayacaktınız.Bu sizi gerçekten korkutabilirdi. Zihniniz boşaldı artık. Göz kapaklarınız ağırlaşıyor. Hareket edemiyorsunuz. Soğuk ve karanlık. Bu anı başka tarif edecek kelimeler yok. Düşünce yetinizide kaybediyorsunuz, birisi sizin fişinizi çekmiş olmalı. kaybediyorsunuz, kaybediliyorsunuz, ve aslında bu kimsenin umrunda değil. O an yalnızsınız, yalnızlığın soğuk ve karanlık yüzüyle başbaşa kalıyorsunuz. kaybediş,yitiriş. Sanırım sizin bu durumunuza ağlamaktan başka yapılacak bir merhamet gösterisi olamazdı. İşte o kısacık anda, o belki bir saniye aralığında, son bir yalazlanma misali sönmekte olan bir ateş gibi, aklınıza "O" geliyorsa kardeşim, "O"nu bir an gözünüzün önünde bütün güzelliğiyle hayal ediyorsanız, ve hayatınızın en içten ve samimi ama bir o kadar ızdırab dolu gülümsemesiyle tanışıyorsanız, son anınızda eğer "O"nu düşünüyorsanız, siz aşıksınız kardeşim hemde gerçek bir aşıksınız ve sizin ölümünüz asla bir çaresizlik ölümü değil kahramanca bir savaştan sonra gururlu göğsünden vurulmuş bir cengaverin abidevi ölümü gibi bir ölüm. Bunu başkalarının bilmesine gerek yok inanın buna. Siz, ben ve "O" biliyorsa başkalarının bilmesine gerek yok inanın buna. Sizin destanınız bir tek yitirilmiş anda cereyan etsede, siz yine bir ölümsüz aşık bir ölümsüz aşk olacaksınız inanın buna...



"Özgürlüğe giden tutsaklar gibi,

Siyah gözlerine beni de götür..."


İnsanın elinden hiç bir şeyin gelmemesi... Böyle bir çaresizlik durumundan bahsetmek istiyorum. Değiştirebileceğiniz bir şeyler olsaydı keşke. Dünya bu kadar sunni bir hayatı yaşamak zorunda kalmasaydı. İnsanlar bu kadar çirkinleşmeseydi aşk bu kadar ayağa düşmeseydi. Hep asil bir duygu olsaydı bu. Aşkı hep bir nimet olarak görüyordum ama şimdi bunun bir ceza olabileceği ihtimalinide düşünmeye başladım. Tanrı beni cezandırmak için aşık ediyor birilerine, ama hiç bir zaman bu aşık olduğun kişiler bunu anlayacak ve idrak edecek seviyede olmuyorlar. Eğer ona, sözcüklerle anlatmak istersen hissiyatını duyarsız kulaklarla ve bakışlarınla anlatmak istersen soğuk mu soğuk nazarlarla iltifat edecektir. Neden böyle bilemiyorum. Hep aynı hikaye etrafında dönüyorsunuz, hep aynı karakterler var. Ve neden sevgili illa da vefasız olmak zorundadır. Her neyse işte. Aslında şimdi okkalı bir küfür sallasam, bu benim ahlaksız bir kişilik olduğumu mu gösterecektir. Hay ya Rabbim bana garezin ne anlamıyorum, iki satırlık bir ömür yaşıyoruz üç kuruşluk bir dünyada. O kadar insan arasında beni mi görüyorsun bir tek anlamıyorum ki:) Neyse şaka yaptım. Haşa, sümme haşa, sözüm hep meclisten dışarı. Nasıl biliyorsan öyle yap, artık karışmıyorum, karışmak gibi bir lüksüm olmasada susarak kaderime rıza göstereceğimi onurlu bir duruşla deklare ediyorum. Nasıl istersen ve nasıl yaparsan yap, amennâ ve saddakna, Aziz Rabbim.


İşçe gerçekten çaresiz kalmış bir insanın duruşuda bundan farklı olamazdı zaten:) Çaresizim ne yapayım, bu bir günah mı? İşte senin derdinin devası şuracıkta deseniz ne derdimden vaz geçerim nede devâmı isterim.Devâ ile Davâ arasında bir ses benzerliği kuruyorum. Herkezin bir davası vardır. Benim davamda bu. Galiba aşka aşık olmuş bir kişi olarak konuşuyorum. Bu yüzden kalbim hasta ve hatta yasta. Cinlere tutulmuş biri gibi cümlelerim arasında mantık kurgusu yok. O an neyi hissediyorsam onu yazıyorum. Ve her saniyede hissiyatım dalgalı bir deniz gibi, kah içimde bir ümit ışığıdır doğuyor kah hüsran fırtınaları arasında kalıyorum. Bu arada yapayılnızım. Buda işin tuzu ve bireri. Üstüme bir salâ okunsa yeridir. Ondan sonra Allah rahmet eylesin denir. Benim hikayemde bu şekilde noktalanmış olur. Yukarıda bahsettiğim kısacık bir anım yok benim ölümle hayat arasında kaldığım. Küt diye biter sekteye uğrar hayat vü ömrüm. Yada daha kestirmeden geberip gideriz. Arkamdan ancak ailem yas tutacaktır. "Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir" dediği gibi şairin, sevdiklerimizse ancak acınaklı bir tekrarla "Herkes birgün ölecekti" diyecekler. O zaman eminimki bende içimden şunu söylüyor olacağım, "Ben geberdim, hepinizin canı cehenneme" Bunu böyle söylemem elbette. Bu son derece kaba. O an zaten azap melekleri bir ayağımdan tutmuş beni sürüm sürüm süründürüyorlardı. Vakta ki o durumdaki biri için yaşamdakilerin ne söyledikleri pek önemli olmasa gerektir. Dikkatinizi çekerse "Di"li geçmiş zaman kurdum. Zaman boyut olaylarına bir dokundurdum manayı. Bu sanatkarane bir fırça darbesi gibi. Ve ressam bitirmiş bulunduğu eserini en son bir fırça darbesiyle tamam eder. Böyle kavisli ve şert olmayan yumuşak bir vuruş. Buna altın vuruş mu desem ne desem bilemiyorum ama işte o fırça darbesi gibi bir dokunuşla zaman ve boyut olaylarına dokundurdum manayı. Gelde sen çık işin içinden...



A Poor Knight

If i am a knigt, real knight,

I must not fear anythings

I can swing my sword with bravely.

I am living in little village in a dream country.

I have a little rain n a old sword.

Sometime, i wait near the road.

For to see to Kingdom’s Parade

I wait with my hopes near the road

My hopes are as poor as me

Maybe, but i am braveheart a knight.

When i see a dragon, i fight with them

The Dragon know me and

It hurts me. Becouse…

There are a love’s arrow in it heart

It is sadly as me, it is lover as me.

And we fight with own byself


Dökük bir ingilizce ile yazmış bulunduğun ilk şiir:) Ne anlama geldiğini bende unuttuğum için bir tercümana ihtiyacım var sanırım. Kendi söylediklerini bile anlamamak. Sıfır noktası dedikleri heralde bu...

Aslında belki düşmüşümdür*. belki bu hayatta kurulmayan bir düşmüşümdür.* belki ben kervan geçmez kuyulara düşmüşüm.* o zaman tut elimden. tut ki dudaklarım o son şarkının nağmeleriyle kanlanacak ve bir güvencinin ak kanatlarına kan damlayacak. tut ki insanlığın bir kalesi daha düşmesin. tut ki zulmet bir nuru daha söndürmesin.

'Akîbet her verdiğin alır bilirsin dehrî dûn
Bu harâb âbâd pür genc-i firâvân oldu tut.'
madem ki ölüm var...
İntihal olmasın *-Şair Mehmet Yıldız 'Düşmüşüm' adlı şiiri.

O zaman hadi birlikte bir şarkı söyleyelim. hayata dair olsun bu şarkımız. Bu şarkıda insan kendini bulabilsin. İçimizden biri olsun ama içimizden asla çıkmasın hep bizimle kalsın bu şarkı. Ona hepimizin özlemleri ve hayallerini söyletelim. Hüsran bulutlu bir umut göğünü aydınlatsın bu şarkı. Her sabah bu şarkıyı mırıldansın herkes. Ama bu şarkının adını koymayalım. Ada ne gerek var. İşte her kedinin söyleyebileceği türden bir şarkı. Ben kedilerin gerçekten birer şarkıcı olduklarını iyi bilirim. En iyi şefkat dilencileridir. Ve dağarcıklarında kalp yakan nümayişler gizildir. Ve kediler yedi kere(nedenini bilmiyorum/-aslında saçma bir şey) kovulurlar hayattan damdan düşerler bir kere. Sonra yine sokulurlar o yanınızdaki sıcak yerine. Mırıl mırıl. Su sesi geldin birden aklıma şırıl şırıl diye pek nehir gördüm denilemez. Su sesine o kadar aşinalığım da yoktur. Bu zamana kadar su sesi diyebileceğim bir ses duyamamış olmamın şehir planlamacılığı açısından ne tür sorunları faş ettiğini bilemem. Sonra birden aklıma su mısralar gelir aslında bu mısralar aklımdan hiç giçmez 'Bilemem bir ses tanbur gibi mi, ud gibi mi...' neyi anlatır ki bu mısralar.

Bu kadar uzun yazmak mesele mi. Aslında sadece hızlı yazınca insanın yazacak çok şeyi oluyor. Belkide hiçbir şeyden bahsetmemek bu kadar uzun tutuyor lafı. Bu günlerde nedense yüksek yerlerden garip bir çekim hissine kapıyılorum. Beni cezbediyor yüksek yerler. İntihar potansiyelim mi artıyor. O yükseldikçe ben düşüyormuyum? Bügun de anlamsızca sokaklarda dolaşacağım işte. Sırf yollara inat başıboşuna dolaşacağım. Belki ona inat sanki ondan kaçarmışçasına her zaman ona vararak. Ne diyelim, ne diyebiliriz ki...

O zaman sen sıkıca tut.(Kim?) Mümkünse bir yerlere bağla ama yüksek olmasın.

Aslında gerçenten bir şeyleri yıkmak ister insan kimi zaman. Hayır bu iddia bizim değil. Bazen bir şeyleri yapmak ister insan. Hayır bu iddia bizim değil. Bazen bir çok şeye duyarsız kalmak ister insan. Hayır bu iddia da bizim değil. Peki nedir bizim iddiamız. Henüz ne yapmamız gerektiği hususu bilinmiyor. Kimler tarafından? Bu tarikatın salikleri. Peki bunlar kimler? Bunu küçük bir kulübe gibi düşünebiliriz. Evet bu bizim küçük kulübemiz olsun. Öyle tahtadan bir şey. onu istediğin gibi boyayabilir içini istediğin şekilde tezyin edebilirsin. Bu biraz aidiyet duygusu. Burası kendi evin olabilir olmayadabilir. En nihayetinde bizim bir iddiamız yok dedik. sadece paylaşmak esas bizde. Beraberce çıktığımız şu dünya yolculuğunda hoş bir kenvansarayda hatırasını içimizde saklayacağımız bir muhabbet demi bulmak için konuk olduğumuz bir saat burası. Tarifi kabil olmuyor çok kafa karıştırıcı ben anlatırken bunun ne kadar zorlu bir şey olduğunu anlayabildim.

Tuhaf bir duygu; insanın bazen bağımak istemesi. Mesela bazen ben otobüslerde bunu çokça yapmak isterim. Öyle bağırmak isterim. Neden bağırmak isterim bunu bilemem. Ben bilmeden bağırmak isterim. Sonra insanlar size bakarlar neden? diye. Bunun bir nedeni yoktur. O an içinde uyduramam. Öyle sanki en gizli anınızda birisi sizin fotoğrafınızı çekmiştir. En özelinizin en umulmadık bir anda gözler önüne serilmesi. Bunu anlayamıyorum. Bazen ruhumu sıkan bir şeyler var. Hayaller. Biraz önce eski dostlardan biriyle konuştum. Neden bilmiyorum ama içimde bir burukluk var. Psikoloji nedir ki? Ben freud’un(umarım beyle yazılıyordur.) hiç iyi bir insan olduğunu düşünmüyorum. Eğer onun fotoğrafını görmüş olsaydım mutlaka ona bir bıyık bir sakal yapardım. Bu arada bir arada hayal ülkemi anlatabilirim. Ufkun ardında bir yerlerde kaf dağının ardında hüma kuşunun hasretinden toprak olduğu bir ülke. İnsan muhayyilesinin belki en başındaki bir yer. Belki ilk söz bu. Belki ilk sevgi nihalinin ekildiği yer. Burası benim diyemem. Her delilinin böyle bir dünyası var mıdır acaba? Kendi kendine oluşturduğu bütün duvarlarını kendisinin boyadığı. Bütün pencerelerinin kendisinin taktığı. Her tarafı pencere olan hep bahçeye bakan. Burasını asla yıktırmayacağım. Benlik ülkemin en son kalesini kaptırmayacağım. Kime? Karşı neden bu savaş diye sormassın dimi? Çünkü bu soruya verebilecek bir cevabım yok. Belki bazı insanlar çok salaktır diye düşünüyorum. Hiç bir müspet yanları yok ben mi göremiyorum. Tuhaf...

Şiir bence insanın en özellerinden bir tanesi.

Sinirlenmemek istediğin zaman sinirlenmezsin. Ama neden sinirli olduğun zaman kalbin daha hızlı çarpar. Ve parmakların titrer. Bence insan sinirli olduğu zaman konuşmamalıdır. Çünkü söyleyeceği her söz akıl süzgecinden geçmemiş lakırtılar olacak. Bazen bazı insanlar kendilerini bu dünyanın merkezi zannediyorsa bu onların aptallığıdır. Sanki bütün kainat onların yaşamlarında birer figüran birer renktirler. Baş rol oyuncusunun dekoru yani. Saçma. Sonra yapılan hatalar anlaşılır. Gerçekten mi? Kimi insanlar yaptıkları hatanın farkına bile varamamak gafletini göstermezler mi(Soru işareti) Ne sinir bozucu bir şey. Bu gün bir öğretim üyesiyle tanıştım, bir otobüste. Yanımda oturuyordu. Daha doğrusu ben onun yanına oturdum.(İkiside aynı şey!) Elimde bir kitap. İlgisini çekmiş gibi sokuldu bana. Kitabı okuyup okumadığımı sordu. ben evet anlamında 'hı' dedim.(aygır yavrusu!) Evet anlamında 'hı' demeyi her zaman yapamam. Başka bir zaman çoğunlukla başımı sallayabilirim. Bazen 'evet'dediğim vaki oluyorsada bu genellik arz etmez(kısa kesebilir misin?). Neyse sonra bu adam bana 'Neden bu kitabı okuyorsun? ' dedi. Bende neden okumayayım dedim.(Bak sen!) Kitap bu en azından okunmak için var. Bunun nedenini kim düşünür ki. Aslında elimde o an tuttuğum kitabı özellikle aramamıştım satın alırken. Niyetim başka bir kitap almaktır. Aslında bütün kitaplar aynıdır. Böylece bu dünyanın sonunun olduğunu ispat ettikten sonra...(Lafın ucunu bir yere bağlayamayacağın belliydi de acaba nerede devireceğin merak konusuydu, işte bunu öğrenmiş olduk) Neyse bu adamı neden anlatayım ki. Anlatmak ve anlatmamak arasında kalmamak için biraz anlattım ama tam olarak anlatmamış oldum. Buna aldırmamalıyım bazen bu kadar anlamsız cümleler kurarım. Ama bazen. Sözü burada keseyim.(iyi edersin, çünkü işi pişkinliğe vardırmak üzeresin) Tamam artık yüksek yerlerin yakınından bile geçmem hem benim biraz hafiften yükseklik korkumda vardır. Kesici aletlerden hazzetmediğim gibi ateşli silahlardanda hoşlanmam.(Ne alakası var şimdi bütün bunların konu ile!)

'Huz mâ safâ dama keder'

(iyice komik olmaya başladı bu adam yahu!)

Şu an penceremden bakıyorum. Eğer yağmur yağsaydı ve ben de hala pencereden bakmayı sürdürseydim belki efsanede ki arap kızı zannedilebilirdim henüz tahayyülatından bir şeyler eksilmemiş bir kaç çocuk tarafından. Bir kaç çocuksu gülüşlere konuk olabilirdim. Neden bilemem ama ben çocukları çok severim.(Yersiz bir söylem, neden bilmem ama çocukları severim, bence bu cümleni çıkartmalısın, çok saçma, fevkaladenin fevkinde saçma kaçıyor) Çocukları kim sevmez ki diyebilirsin,(hayır öyle bir şey söylemiyorum) Bazı insanlar sevmezler.(ne dersem deyim sen bildiğini okuyacaksın)

KONU SIÇRAMA GEÇİDİ; TAM OLARAK BURADA HASIL OLDU.

…Burası bizim küçük klubemiz. Çatısı yok ama şimdilik idare eder. Aslında babaannemin eskimiş gözlüğüne sergilemek isterdim ben. Dedemin lastik ayakkabılarını. Sonra ilk çocukluk oyuncağımı. İlk çocukluk oyuncağımın ne olduğunu hatırlamıyorum. Belki ilk oluncağım hayattır.(Cık.Banal, hocam banal kaçıyor bu konular) Keşke eşşeklik yapıp büyümeseydim. Hep çocuk kalabilmek ne güzel olurdu kimbilir. Ama büyümeninde bazen ilginç tarafları olmuyor değil. Bazen bir çay bardağının buğulanmasında ve sigara dumanının raksında geçmişi düşünmek hoş oluyor bir sonbahar esnasında unutulmuş bir çay yudumunda. Sade bir şey öyle. Bütün cafcafalardan uzak. Ve sıradan. Biraz kendince mutlu duvarlar üzerinde babadan yadigar deniz manzarası resimler eşliğinde. (Bitti)

EBAUT Mİ…

Bunu bilemem tabi. Hava bulutlu olunca da iyi sarkı şöylerim. Ben de insanım işte en nihayetinde. şehir dışına fazla çıkmamış olmam dikkate değer.

Siyasi hiçbir görüşü benimsemiyor, felsefi hiçbir ekolü desteklemiyor hiç bir futbol takımını tutmuyorum. Bazıları benim bir ot olduğumu söylüyor bazıları bir hıyar gibi koktuğumu.(Bu görüşlere katılmamak elde mi?) Hıyar gibi kokmam hususuna açıklık getirebilirim. Arko nem salatalık esanslı krem kullanmamdan ötürü hıyar gibi koktuğum doğrudur. Cigerlerim gribe karşı duyarlıdır. Kış aylarında grip hastalığı aşırı derecede ilerleyebilir. Bünyem zayıf olmakla birlikte hemen üşürüm. Sıcak en sevdiğim şeylerden biridir. Kırlarıda sevebilirim kır çiçeklerinide. Zamanla daha bir çok şey sevebileceğime inanarak sözlerime son verirken en içten dileklerimle selamlar söylerim.(Aleyküm selam, Durumu nedir doktor bey? Sizce iyileşebilme ümidi var mı?)





Benim Dünyam...




Benim bir dünyam var.Adı benim küçük dünyam.(Bulantı,iç gıcıklanması,kusmuk,kusmuk!) Burada küçücük bir çerçeve içersine sıkıştırılmış yaşamlar var. Küçükcük öyküler var öykünmeler var.(höykünmeler, bögürtüler, anırtılar da var) Sonra küçücük hüzünler ve küçücük insanlar var benim dünyamda.(senin dünyanda bir bok yok) Ölüm üzerine bir şeyler yazacak değilim.(Hayır nereden çıktı şimdi ölüm) Aslında gerçekleri tam olarak bilemeyiz. Çünkü bir ölüm haberi hakkında tam bir yargılama yapacaksak bu olayım tam içinde olmaz zorundayız. Bunun için ölümü ve başkalarının başına gelen herhangi bir olayı anlamak zordur. Aşk hususunda söylenmiş bir arap atasözünün bu konumuzla ilgisi olabileceği düşüncesiyle söylüyorum 'Men-lem yezük-lem-yedri' -Tatmayan anlayamaz- Bir mütefekirin bir sözü geldi aklıma not düşeyim hemen dedim bende ve düştüm işte. 'Dünya düşünenler için bir komedi, hissedenler içinse bir trajedidir.' doğru bir söz olabilir aslında. İnsanlar çoğu zaman empati yapmazlar. Kendilerini hiç bir zaman başkalarının yerine koyup olaylara bir de onların penceresinden bakmazlar. Belki de yaşamak için bazı şeylere duyarsız bazı şeylere kör bazı şeylere şağır olmak lazım. Neden diye sormamalısın bu böyle olmak zorundadır. Bence insan ancak değiştirebileceği şeylere duyarlı olmak zorundadır. Bir insan gerçekte neyi başarabilir? Bence yanıtlanması gereken soru bu. Bir insan ne yapmalıdır. İnsan nedir? Bu böyle devam edebilir. Neyse. Yüzbinlerce insanın ölmüş olduğu... Cümlesiyle haber verilen olay bu olayı yaşamamış ama bu olay hakkında bir bilgi sabihi olan insanlar tarafından tam olarak kavranamamış olması normaldir. Çünkü birinin ölmesi gereken bir yerde diğer bir izleyiciye verilmek istenen bir çok mesaj vardır. Sanırım Tolstoy'un bir hikayesinde rastlamıştım insanın bu ölüm karşısındaki tutumunu. başkasının tanığını 'Başkasının' ölümü karşısındaki tutumunu. Aslında bu olaydan sadece alınması gereken dersler vardır. hikmetamiz konuşmak istemen. ne yapmak lazım onuda bilemem. nasıl hissedersen öyle yapmalısın. ama hissiyatının başka insanlarınki ile aynı olmadığı zamanlarda yakınmamalısın. çünkü her insan mizacı aynı değildir. farklı olabileceğini, farklı olunabileceğini unutma bence.(Olur unutmam, dediklerin bir nebze doğru gibi geldi. Hadi bu sefer “Ti”ye almayayım seni, Tiye almak; Bakınız adamla resmen kafa bulmak ya. Adamda kafa bulmak değil adamla kafa bulmak, aradaki ince nüans konunun özü.)


'Ağ' diye Türkçe'yi aktarılıyor İngilizce 'Net' kelimesi. Ağ denilince örümcek, örümcek deyince av, av deyince kurban geliyor insanın zihnine. Bu üçlemede biz heralde olsak olsak kurban mevkiinde bulunuyoruz. Uluslararası-Ağ kelimesini kullanacağım ama bu kemile(bir kadın ismi) öylesine bir yapaylık arzediyor ki, insanın 'kullan-as'ı gelmiyor. O zaman ortam diyeyim bari. Ortama girince(olmuyor ama neyse) evet insan kendisini boş işlerin peşindeki bir MI3(Mission İmposible Three. Ayrıca ingiliz gizli servisi adı.) aktörü zannedebiliyor. Boş işler avcısı. Neyse internet diyeyim bari.(Döküldü...) İnternet, vakit öldürüyor. Vakit ölmüyor aslında. Ölen biziz de bu kimin umrunda. İnternetsiz bir yaşam gerçekten güzel oluyor bazen. Bunlar yani bu tip lüzumsuz kullanılan alet-edavat'lar insanların ancak vakitlerini öldürüyor. karışılığında hiç bir şey vermiyor. yani bir kitap okumak gibi değil. kitap okudunuz mu, insanın içi kıpır kıpır olabilir. Yeni bir şeyler öğrenebilir ve bilgelik yolunda bir adım daha atabilirken bu ucube internet denilen şeyde hiç bir şey bulamıyorsunuz. Kelimeler o derece büyüsünü yitirmiş ki. Okumak bile işkence. İnternet bir şeyleri inşa etmek değil, herhangi bir somutluğu yok. Mesela ben bu mesajı yazarken şu an Irak'ta veya dünyanın başka bir coğrafyasında perdeye oynu koyanların bir zulmüne daha tanık oluyor unutulmuş gözler. Arada sırada onları anmalıyız. Onları hiç anmadan duramayız. Evet öyle ne yaparsın ki. Bu meseleler de yapacak bir şeylerinimizn olması vaktimizi lüzumsuz işler peşinde geçirmemizden ötürü mü meydana geldi yoksa yapacak bir şeylerimizin olmayışı mı bizi bu lüzumsuz işlerin peşinde koşturdu, bu önemli değil. yapacak bir şeylerimizin olmaması, elimizden bir şeylerin gelmemesi mevzuu. Hayal ettiğimiz gibi bir yer değilmiş bu dünya. İşte bizde bu Melanet düzen'den bir kaçış uğruna yeni bir felsefi akım kurduk. Felsefi değil. Felsefeyle alakası yok ama, bir yerlere yamanmak adına felsefi diyoruz, öyle havada duramayacağı için. Bu meylediş ve arzulayışın adı; Beyhûdilik. Beyhudelik değil. Bey-Hû-Dilik. Öyle dile söylenişi kolay olsun diye. Aslında bu söylemin amacı dünyayı değiştirmek değil. Kendimizi değiştirmek kudretinden de yoksun bulunduğumuz hakikati karşısında,bir çaresizlik ifadesidir aslında Beyhûdilik. Beyhude söylemlere aşinalık duymak, onlarla hem-dem olmanın diğer bir muhabbetidir. Angola'da insanlar, Beyhûdidirler. Farklılık yoktur. Çünkü her farklılığın bir aynîliğin yansıması olduğu bilinir. Bazı harflerin başlarına yok yere şapka koyduğum sanılmasın. havalar epey soğududu içindir Angola'da vakit sıkı giyinmek vaktidir zâr. :)) Angola; bir deliler yurdu.


....


Kanımızca, efendim bu dünyada (kainat diyerekte genişletebiliriz çevçeveyi, ama dünya daha yerinde bir kelime) , (virgül) insanın benim diye sahip çıkabileceği ne var ki. Belki benim diyebileceğim bir şey yoktur. Bir birikimdir aslında. Kimse kafasında yeni şeyler oluşturmuyor. Sadece ne derler sentez gibi bir şeydir yazıp konuşmak. Sahip çıktığınız her şey sizindir ama gerçekte hiç bir şeye sahip değilsiniz. Mesela bu cümlede anlatılan mana gibi. Kamu bimarına canan deva-yı dert ihsan eder derken ki şairin şekvasıda belki bu yüzdendir. Yani kelimeleri herkeze neş'e ve ferahlık verirken belkide şairi üzmektedir. Kelimeler onun dudaklarından çıktığı halde bu kadar vefasızken, bizim devrik cümlelerimizden itibar beklememiz malayani kaçacak.

...

Ben Melâmet hırkasın,kendim geydim eynime
Âr-ü nâmus şişesini taşa çaldım kime ne'

Kul Nesîmi'nin bu hoş beyitleriyle başlayalım inşallah yazımıza. Bugün daha iyeceyim maşallah. Hisler veya hissiyat aleminin en derûni ızdırabları mahkumdu gönlümüzde, bu cihetlede mahzunsa gözlerimiz bunda garîb bir durum var mıdır acaba. Bu soruyu kendi zihnime soruyorum, merak buyurmayın. :) o kadar soru dolu bir insan değiliz. Sorulan bir cevap veren olursa daha makbul ama, biz kendi kendimize cevap veremeyecek kadar hastayız. Deliliğin çıkmaz sokaklarında arşınlıyoruz kaldırımları. Herkez biraz delilir ve herkez deliliğe yatırır kendisini, dediğim gibi tutarsız düşüncelerini başka nasıl izah edeceklerdi yoksa. Hayattan amacın ne diye sormuştu bir gün birisi bana. Böyle bir soru yöneltmişti. Bende 'Amacım yok dedim, ben bu dünyaya beyhude gelmişim, boşa yorulmuşum, Aşık Veysel'in dediği gibi 'Benim sadık yarim kara topraktır' Onun için tribünde oluşumuz. Bakıyor ve anlamaya çalışıyoruz.' demiştim. Böyle mi olmuştu bunu ben mi uydurdum. İkisinden birisi. İnsanın hayal harcını kullanması lazım arada sırada. Bu yalan değil yalancılık değil. Neticede dünyanın kendiside zaten bir hayal değil mi? Bu soruya cevap vermek isterseniz yinede siz bilirsiniz ama bu sorunun cevabı üstüne hiç bir şey inşa edilemez. 'Evet hayaldir' derseniz bu bir şeyi değiştirmez. 'Hayır değildir' dersenizde değiştirmez. Değiştirmeyecekse değişmez. Değiştiren şeyler değişir. Değişmeyen tek şey değişimdir. Her neyse değişimin canı cehenneme diyelim. Arada böyle Amerikan Sinaması Replikleri-vari klişelere sığınacağız elbette. Evrensel bir değer benimsediğinizi anlatmak için. Bir kaldırım var bizim hikayemizde bir adım var. Bir kaldırım var yalnız ve kimsesiz ve soğuk. Ayaklar altında çiğnenen bir değer var. Birde biz varız, adımlarımız var. Bazen neden şiir yazmıyorsun diye soruyorum kendime. Şairler gibi düşünüyor ve hissediyorum öyleyse neden yazmıyorsun diyorum kendime. Bir iki karalama yapıyorum sonra şiirinde canı cehenneme diyorum. Dediğim gibi american-vari bir yaklaşım tarzı. İnsanlar sizi her zaman bir değer olarak görüyorlar. Gerçekten bu kadar değerli miyim diye soruyorum bazen yine tabiki kendi kendime. Bu kadar sorunun ardından kendi kendisiyle bu kadar konuyan insan var mıdır diye de soruyorum yine kendi kendime. Kendiminde canı cehenneme o zaman. Dediğim gibi evrensellik. :) Yorulmak ve kaldırımlarda var. böyle kelimelerden hareket ederek ne verebilirsiniz insanlara. Necip Fazıl'ın imgelemindeki kaldırımlara benziyormu benim kaldırımlarım. Hayır. Necip Fazıl'ın kaldırımları onun sevgilisi onun tek dostu ve belki kendisi. Benim kaldırımların benden bağımsız bir şey. Onu geçilmesi gereken bir aşama olarak görüyorum. Kaldırımlardan ne kastediyorsun? soruyorum işte gene kendime. Bilmiyorum. Ne kastettiğimi bile bilmiyorum. Zihnim devamlı uyduruyor devamlı hayal ediyor, mantığım bunlara tutarlı bir yol vermek için hırpalıyor kendini. Sonuç ne onuda bilmiyorum. İyi bir insan mıyım? Değilim. Kötü bir insan mıyım? Buna daha yakın bir duruşum var sanki. Kötülük, o karanlık dünya. Belki bende bir 'Sith Lordu'yumdur. amercan-vari. Amarican-variliğinde canı cehenneme... Bugün heralde bütün cehennemi dolduracak gibi bir emel besliyorum içimde. Herşeyi yakıp kül etmek yaramaz bir çocuğun en büyük rüyası değil midir? Bir şeyler anlatmıyorum, çünkü hiç bir şey bilmiyorum. Yurttan sesler korusu gibi yada Yurttan haberler programı gibi kısa kısa hayat hakkında saçmalıyorum. Saçmalamanın engin özgürlügünde huzur dolu bir gülümseyişle. :)


BEN GAMLI HAZAN SENSE BAHAR.

İtiraf ediyorum. Kabul etmem gerekirse, artık yazmayı bırakıyorum. Kabul etmem gerekiyorsa şayet artık yazmayı bıraktığımı itiraf ediyorum. Kabul edip etmediğini itiraf etmiyorum. Bu gereklilik mevzuunda da bir şey söylemiyorum. Birde şu dikkatimi çekti. Bu Necip Fazıl Beyefendi şiirlerinde ecinnileri bazen çok vurgulu sözlerle anmış. Acaba diyorum adamın hayatında ecinnilerin yeri neresidir. Onlarla iletişim halinde olan bir insan gibi gözüküyor bana. Bu adamın kafa yapısını anlayamadım gitti. Ama gerçeğe olan sadakatimin bir beyanı olarak; Büyük Doğu Marşı, mümtaz milletimizin "İstiklal Marşı" olarak, şuan kullanmakta olduğumuz Merhum Mehmed Akif'in kaleme aldığı İstiklal Marşından daha yerinde bir İstiklal Marşı olurdu. Büyük Doğu marşında millete bir ülkü veriliyor bir hedef gösteriliyor. Bence Necip Fazıl bu şiiriyle atiye bakarken Mehmed Akif merhum ise maziye nazar ediyor. Mehmed Akif'in bu harikülade şiiri bir durum tesipiti bakımından muteber. İçinde bulunduğumuz durumun bedi bir tekrarı. Ama Necip Fazılın şiiri ise geçmişle hesaplaşmasını bitirmiş ve geleceğe ümid ile bakan bir anlayışın zuhur ettiği bir şiir. Bu bakımlardan ve daha bir çok detay bakımından bu şiir aziz milletimizin "İstiklal Marşı" olmaya daha layık bir şiir. Akif Merhumu pek severim. Necip Fazıl'ı da çok severim. İkisini birbirisiyle asla ve asla kıyas etmem. İkiside dava ve mücadele insanı. Ama Necip Fazılın Merhum Akife yeryer üstünlükleri olduğu gibi Akif'inde Necip Fazılı geride bırakacak faziletleri mevcut. Aynı yere bakıyorlar fakat nasıl desem faklı gözlükler kullanıyorlar. Akif daha çok bu medeniyetin içinden çıkmış bir şair. Her zerresiyle bu medeniyetin bir eseri. Necip Fazıl'ın ise fikirlerinde bir Batı terbiyesi ve etkisi açık. Aynı şeylere itiraz ve kabul ediyorlar fakat gerekçeleri ve kaygıları farklı farklı. Açıkçası ikisinde esrarengizliklerini koruyorlar benim için. cins kafalar. Hayret.

Sevdim sevdim güllerini,gül tanem yâ Râsullallâh...

Sevmiyeceğim bir daha işte. Bunun büyük bir ızdırabı var. "Sunar bir câm-ı memlû bin tehi peymâneden sonra, Döner vefk-i murâd üzre felek ammâ neden sonra" Yazarken bile elleriniz titriyor. Neden saf bir sevgi kendi haliyle değerli olmuyor ki, sevgi en yüce şey değil mi, sevgi bu alemin halkediliş nedeni değil mi? "Kenz-i mahfi" sıırının zuhur nedeni değil midir sevgi... Neden hem sitayiş ve sitemlerin muhatabı biz oluyoruz neden bir gönül alıcı söz söylemiyorsun, gönül alıcı bir iki kelam etmek bu kadar mı zor. "ya topla tüm yaralı kırlangıçları, yada bu vefâsız şarkıyı bitir, özgürlüğe giden tutsaklar gibi siyah gözlerine beni de götür..." Ben ne yaptım ona ki, sevmekten sevgi dolu bir gönlü büyütmekten başka ne yaptım, ne söyledim hoş sözlerden başka... İtab, neden itab ediliyorum ki, bu bir zulüm değil mi bir zul değil mi yaralanmış kırlangıçların kimsesiz bedenlerine... Söylemeyeceğim ve bir daha asla sevmeyeceğim. İçimi nefret bürüsün. Yok etsin kinim beni. Nefretim bir ateş olsun kül etsin bütün alemi...

"Avareyim,asudeyim yorgunum
Bilmiyorum neden sana vurgunum"

Aşk tarif edilemiyor. Her insan mizacında farklı farklı tecelli eden bir yaratılış. Hen insan mizacında farklı aşk. Aşk kendi başına başlı başına bir harika. Bir sevgili, bir sevgi ve ölüm açmazında, aşk tarif edilemiyor. Bu duygunun sırrını çözeceğim. İşin en berbat tarafı aşkın içinde olunca yani aşıkken bu duygunun tesirindeyken asla ve asla gözlem ve deney yapamıyorsunuz kendi üzerinizde. Nedir bu aşk denilen şey bir türlü anlayamıyorum. Benim öğretmenim divan şairleri ve tasavvuf büyükleri. Benim öğretmenim Hak Teala ve Hz.Peygamber. Onların yolunda ne kadar ödün veriyorum. Aşk bir kanattır diyor Hz.Mevlana. Aşk bir kanattır ama beni nereye götürdüğünü bilemiyorum.

"Hırmen-i cân-ü dile âteş urup gin yâkadan
Şerer-i âh ile âlude dehânum gözedür" Baki.

İşte o sevgili, gönül harmanına aşk adlı bir kıvılcım çakıyor ve gönül alev alev içinde kalınca, uzaktan bu harika manzarayı seyrediyor.
Ne hissiz bir kalb, ne zalim bir duruş. Dünya neden böyle ve neden bu acılara düçar oluyor gönül. Yaşam denilen olay nedir? Yaşamak artık ağır bir yük oluyor omuzlarıma. Taşıyamıyorum bu sorumluluğu. Kısa kes Allah'ım bu hazin hayat örgüsünü...Kısa kes. Çünkü sıkıldım.

...

Neyse bazen gerçekten delirip delirmediğimi merak ediyorum. Şimdi daha iyiceyim El-Hamdülillah. Hak Teâla'dan da özür diledim. Söylediğim şeyler için. E aramızda düzeldiği için artık eskisi gibi haylaz ve hırçın bir kul olabilirim. Yaramazlığa devam yani. Evet bazen insanın aklı başından gider ya işte bende öyle akılsız-mantıksız bir kaç gün geçirdim. Ne yaptığımı ne ettiğim bilmiyorum açıkçası. Hatırlamıyorum da. Tanrım çıldırmış olmalıydım kesin. :) Evet ben bir deliyim. Tam deli hemde...




Tecellâyı cemalinden Habibim nevbahar âteş,
Gül ateş, bülbül âteş, sümbül âteş, Hak ü hâr âteş.


Güzelliğinin tecellisinden sevgilim, ilkbahar ateş,gül ateş,bülbül ateş,sümbül ateş, toprak ve diken ateş...


Şuây-ı âfitâbındır yakan bil-cümle uşşâkı,
Dil âteş, sîne âteş, hem dü çeşm-i eşk-i bâr âteş.


Güneşinin ışıklarıdır ki yaktılar işte aşıkların cümlesini, dil ateş, sine ateş ve iki gözüme yük olan gözyaşları ateş....


Hayal-i şem-i rûyinle acep mi yansa can ü dil,
Nigârım gel de gör kalbimde âteş, ah ü zâr âteş.


Yüzünün saçtığı ışıkla(mum) yansa canımız ve gönlümüz buna ne hayret(pervane), Ancak Ey sevgilim gelde gör kalbim hep ateş, ondan hasıl olan ah ve ağlama hep ateş...


Ne mümkün bunca âteşle, şehid-i aşkı gasl etmek,
Cesed âteş, kefen âteş, hem âb-ı hoşgüvar âteş.


Bunca ateşle mümkün mü ki aşk şehidini yıkamak, cesed ateş,kefen ateş hem o tertemiz su hep ateş...


Ben el çektim safay-ı hâtır u ârâm-ı cânımdan,
Safâ âteş, cefâ âteş, firâr âteş, karar âteş...


Ben el çektim artık, hatıralarımın neşêsinden ve canımın süsünden, safa ateş, cefa ateş, kaçış ateş, karar ateş...


Ne yapsam bu dil-i mahzununu mesrûr eylemem şâhım
Gam âteş, gam-küsar, temennây-ı mesâr âteş...


Ne yapsam asla bu hüzünlü gönlümü sevindiremiyorum sevgilim, gam ateş, gam-küsar ateş, sevinç arzusu ve neşeşi hep ateş...


Ümîd-i âfiyet besler mi Es’ad yârdan hâşâ,
Saçar oldukça gözden ol nigâr-ı gül'izar âteş... M.Esad Erbili(K.S.)


Esenlik sıhhat ve selamet ümidi besler mi Es'ad yardan tövbeler olsun o niyete,o gülbahçesinin biricik sevgilisinin gözlerinden sadır olan ancak ateş...


Nasıl mükemmel manalara haiz söyleyişler bunlar...Ne haşin hayaller ve bitmez yeisler. Bu insanlar ne tür bir derd ile bu şiirleri kaleme alıyorlar ve nasıl bu kadar mükemmel bir ahenk tutturuyorlar. Pek derinden etkiledi bu şiir beni. Kaç defadır dinliyorum aynı hayret ve şaşkınlıkla. "Tecellâ-yı cemâlinden habibim..." ne müthiş bir girişi var. Gelde yanma arkadaş...


Es'ad Erbilî Hz.'den damara devam...


Gönül nûr-i cemâlinden habibim bir ziyâ ister
Gözüm hâk-i rehinden ey tabibim tutiya ister


..Gönül cemalinin nurundan sevgilim bir ışık ister,

gözüm ayaklarının tozundan ey derdimin dermanı bir sürme çekmek ister…


Safâ-yı sineme zulmet veren jeng-i günâhımdır
Aman ey kân-i ihsan zulmet-i kalbim cilâ ister


…Göğsümün ferahlığını karanlığa gömen günahlarımın ağırlığıdır,

El-aman ey ihsan kapısı ihsanı bol bol veren, kalbimin pası ve karası bir cila ister…

Yetiş imdâda ey şâh-i risâlet rûz-i mahşerde
Ki derd-i bi-devâ-yı masiyet senden şifâ ister


...Yetiş imdadına eş risalet nurunun padişahı mahşer gününde,

Öyle ki devası olmayan isyan derdim senden bir şifa ister...


Ne âb-ı dideden rahât, ne âh-ı sineden imdâd
Benim bağrı günâhım lutf-i şâh-ı enbiyâ ister


...Ne gözyaşlarımdan rahat var, nede sinemden bir imdad ümidine kopan ah'larda hayır var.

Benim gönüha boyanmış bağrım nebilerin şahının lutfunu ister...


Sarıldım dâmen-i ihsânına ey şâfi-yi ümmet
Dahilek Ya Muhammed, hasta cânım bir devâ ister

...İhsan eteğine yapıştım ey ümmetine şifa olan,

Sana sığınırım Ey Hak'kın tertemiz risalet ziyası, hasta olan canım senden bir deva ister...


Gül-i ruhsârına meftun olanlar şüphesiz
Sensiz ne mülk-i mâl ü cân ister nede zevk-ü safâ ister


...Yanaklarındaki kırmızı güllere vurulanlar şüphesizdir ki,

Sen olmadan alsa ne dünya malı ister ne canlarına bir zevk ve neş'e ferahlık ister...


N'ola bir kerre şâd olsun cemâli bâ-kemâlinle
Ki kemter bendeniz Es'ad sana olmak fedâ ister


...Ne olacak ki bir kerecik mutlu olsun kemal bulmuş güzelliğinle,

Aciz, fakir köleniz Es'ad ki size canını sunmak ister...


Mehvedecek bu işler beni bilemiyorum artık sonumuz nereye çıkar ama az kaldı kalpten gideceğim şuracıkta bir lahzada...


Madem söz şiirden açıldı yazmış bulunduğum bir paçavrayı der-kenar edivereyim dedim;


Hanım Ağa'nın Kedisi


Hüzünün dertli şarkısı var şimdi dillerde

Buğulu gözlerin ardında saklı

Ağlaması gelen,

Bogaza düğümlenen,

Sesi duyulmayan bir çığlık sarar etrafı

Neye yada niçin atıldığı belli değil

Bir hançer gibi deler bağırları

Yaralı bağırları eşelerde eşeler

Yaşlı gözler bir pınar olur ki; billur, billur,

Damlalar denize hasret ırmaklar gibi

Yatağından fışkıran kaynaklar gibi

Dinmeyecek bir dolu gibi

Dolu, dopdolu nağmeler taşıyarak...

Her damla bir sonrakinin habercisi

Bir sonraki bir sonrakinin

Her surette anlamsız bir ürperti

Yalnız ağlamak var.

Manalı gözlerin altında manasızlık var

Sorsam "Niye?" diye, dilim utanır

Yaşlı gözlerim, bulanık zihnim,

Lafzımdan çıkan tüm sözler bir tesselliye uzanır,

"Neyi?" ama sebebi soran "Neyi?"

Cevabı boğan "Neyi?"

Kuvvetli bir telkin vardır tüm sözlerimde

Vurgulu cümleler, şaşalı cümleler

Bir coşkudur içimde dışa savrulan

Ardından ümitsiz bir batağa çakılan

Bir güneş gibiyim etrafı aydınlanmayan

Boğulurum sessizliğin hazinliğinde

Yıllar ulaşılamaz gelir o an

Beklemek, sadece beklemek

"Neyi?" beklediğini bilmeyi beklemek

Bu bir bedel mi?

"Niye?" yi az önce kestim, bu niye?

Merakıma vurduğum zincirler niye?

Madem ki bir güneşim,

Yakmamak niye?

Aydınlatmamak niye?


Sordum müzbin derbeder katibe; niye?

Hanım Ağa'nın kedisi ölmüş köşk matemde

Sorduğum sorunun aldığım cevabı

Beni tatmin etmeyen bir kedi ölüsü

Bu evde hüzün ki bir şeytan büyüsü...


Böyle bir hikaye yazmışım. Ne garib. Bu köşke ben ne diye davet ediliyorum onu bilmiyorum ama davet üzerine gittiğim köşkün durumu bu. Hayret-aver bir hadise cereyan etmiş gitmiş vesselam...


Daha başka şiirlerimde var ama, onları yazıp yazmamak arasında kararsızım, ergenlik çağı sivilcelerim kimin umrunda olabilir ki...


SÖYLEMEK VE DİNLEMEK...


İnsanlardan konuşmayacağım bugün. Başlığa bakarak bu sonucu çıkartabilirim ama hayır mesele insanlar değil. Kendimden de bahsetmek istemiyorum. Bugün kedilerden ve onların o nadide dünyalarından bahsetmek istiyorum. Kediler, ne kadar iç açıcı bir hikayenin konusu olabilir diye düşünmeyin. Kediler dünyamızın tatlı ayrıntıları. Farkedilmezler ama dünyamızı derinden gözlemlerler. Kedi orduma geçen ay bir birey daha katıldı. Bir isim vermedim ona. Kül Kedisi'nin torunu oluyor kendisi. kül kedisi toprak olsada onun ülküsü yayılıyor ürüyor. Onun o erişilmez hayali hayat buluyor bir zerrrecikte. Bir zerrecik gibiydi ilk doğduğunda. Şimdi yavaş yavaş büyüyor. Anneannesine çekecek. onunda Gri-Beyaz ve Kara tonlarında tüyleri var. Gözleri Masmavi. masmavi gözlü olur mu demeyin. Küçükken gözleri mavimtırak bir rengi çağrıştıryor. Sonradan kaplan gözlerini alıyorlar. Yeşil yeşil bakıyorlar, timsah bakışı gibi keskin nazarlarıyla. Her zaman ki gibi tatlılar. Sevimliler. hayaliler. cennetten düşmüş olamalılar bu halleriyle o kadar masumlar ki...


Tutacaksın yavaşça yelelerinden anlacatcaksın sırlarını ona. Hayata ilk merhabasında ağır bir yükü omuzlayacak kolları. Pençelerini sert bir ülküye geçirmenin kararlığında azminde kıvam bulacak hoyratlığı. Hoyrat, haylaz ve hırçın bir isyan hikayesi olacak onun ki buna eminim. Yaşıtları sokakların çekici yalnızlığında oyalanırken o bir destan yazacak kudrette bulunduğuna haiz olacak ve bakışlarıyla ufukları gözleyecek. Gidilecek yeni bir ülke aracak o gözler. Onun gözlerinde hayat bulacak mefkurem. Attila. İşte ona vereceğim isim bu. Attila gibi hırçın ve yıkıcı bir özlemin içinde parlıyor, harlanıyor yalazlanıyor ateşi. Yapmak için kesintisiz ve kararlı bir yıkım idealınin beyhude bir bendesi olacak. Bir kediye bu kadar sorumluluk yüklemek doğru mu diyebilirsiniz, yüklemiyorum sadece onda gördüğüm şeyleri söylüyorum. Onda gördüğüm yeni bir ülküden bahsediyorum. Kediler Ordusunun kahraman cengaverine sesleniyorum...


"Sensin bu yetim kalmış medeniyeti ayağa kaldıracak o kutlu el!"





Ahenkli nağmalar sızar geceme... "Neden saçların beyazlanmış arkadaş, Sanada benim gibi çektiren mi var? Görüyorum ki hergün Meyhanedesin,Yaşamaya küstürüp içtiren mi var? Bir zamanlar bende deki gibi sevdim. O bana dert ben ona mutluluk verdim. Yıllardır soruyorum bu soruyu kendime,Ya Rabbim bu dünyaya ben niye geldim" Ahenkli nağmeler sızar geceme. En koyu demindeyken kan kadehim, kalbim nefretle dolmuşken sızar geceme ahenkli nağmeler...

...



BİR ÖZÜR MANİFESTOSUDUR.



"Şemi ruhuna cismimi pervane düşürdüm.
Evrak-ı dili ateşi suzane düşürdüm.
Hayfa yolumu vadi-i hicrane düşürdüm
Bir katre iken kendimi ummane düşürdüm.

Takrir idemem durumum elemim var.
Mevlayı seversen beni söyletme gamım var.
"




Biraz sakinleştiğim söylebilir. "Bir ceylan gibi beni, cân evimden vurdular, içimde bir acı var, yanıyor ılık ılık, ondan bana hatıra kaldı gümüş gerdanlık" diyor muhannet. Şarabın tortusu birikmişken kadehime, bu meyhane, bu kervan yabancılaşıyor bana. Bir özür manifestosu olarak kalemim kıvraklık kazanacak bugün. Neden ve kimden mi özür dileyeceğim? Kendimden, tanıdıklarından, tanıdığımı sandıklarından, yaşadıklarımdan, yaşamadıklarımdan, bildiklerimden, öğrenemediklerimden, sevdiklerimden, nefret ettiklerimden, O'ndan, annemden babamdarn, içimdeki çocuktan öksüz kalmış yetim kalmış özlemimden en nihayetinde hayattan işte. Bu dünyada olduğum ve hala yaşıyor bulunduğum için özür dileyeceğicim ağaçlardan, kuşlardan hep o hasrete kurban edilen sigaralardan, korkaklığımdan, yüreğimden, soğumuş çayımdan, darmadağın saçlarımdan kısaca kendimden özür dileyeceğim işte. Affet beni. Seni çaresiz bir derdin kucağına tedbirsizce itekliyorum. Hicran elemine yok yere döktüğüm gözyaşlarımdan... Şarabın tortusu kalmışken kadehimde bu meyhane yabancılaşıyor bana iyice. Katli vacip katiller gibi çaresizlik derdinin tam dibinde buluyorum kendimi. Fermanım kimin hokkasının merhametine bağlanmış onu bile bilmiyorum. Canı cehenneme bu dünyanında devranında diyorum. Bir sigara daha yakıyorum dudaklarımda o en acı tebessüm var. "Aşkın bahardı ümitler vardı, sen gittin diye gönlüm karardı" diye devam ediyor muhannet. Böyle değildim önceden bu kadar çok kulak vermezdim şarkılara. Dinlemezdim onları. Şimdi ise yüzyıllar öncesinden bir kalb sızıntısı dolaşıyor zihnimi. Nefretin bu kadar şiddetli bir biçimde dünyamı fethe kalkışması karşısında sevda askerlerinin şanlı direnişi gözlerimi dolduruyor. Meğer ne korkunç bir savaş vuku bulmaktaymış içimde. Bunun böyle olabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Korkunç. Yeniden bir hülya çizmeliyim kendime. Yeniden bir dünya kurmalıyım. Bereketli hilale doğru içimde medeniyetimin mefkuresi ile hicret etmeliyim ıssız çöllerden. Biraz sakinleştiğim söylebilir.Şarabın tortusu birikmişken kadehime, bu meyhane, bu kervan yabancılaşıyor bana. Ama heyhat ki işte şine o esrik demde kahır nağmeleri dökülüyor yanaklarıma. Meyhaneler o unutlumuş ızdırabın sıcak yatakları. Yalnızlığın çetin intizarı...Terkediyorum sizi, terkediliyorum..


---
-Ne bokbok bir döngü değil mi?
-Evet haklıyım demiştin.
-Haklıymışsın
-Bu insan denilen varlık hepsinin canları cehenneme
-Sende dahil
-Bende dahil hepsinin canı cehenneme
-Senin sevgiyi bilmediğini bile söylediler
-Bilmesinler, sevgi denilince suratlarını ekşitenler
-Evet onlar işte.
-Yalanlarla dolu hayatlarımız var, bu kadar yalanla gömülüyken ne doğruluk azmi ama
-Terket herşeyi, yeni mefkure bul kendine
-Terkedeceğim, anlayışsızlığı, kalbsizliği, kabiliyetsizliği
-

"Oraya gitme demedim mi sana?
Seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi benim
Kaynağın benim demedim mi?

Bir gün kızsan bana
Alsan başını yüzbin yıllık yere gitsen
Dönüp kavuşacağın yer benim demedim mi?

Demedim mi su görünene razı olma?
Demedim mi sana yaraşır otağı kuran benim asıl ?
Onu süsleyen, bezeyen benim demedim mi?

Ben bir denizim demedim mi?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın?
Senin duru denizin benim demedim mi?

Demedim mi yolunu vururlar senin?
Demedim mi soğuturlar seni?
Oysa senin ateşin benim
Sıcaklığın benim demedim mi?

Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin ,
Yani beni kaybedersin demedim mi?
Söyle bunları sana hep demedim mi?"

-Dedin bunların hepsini söyledin
-Ne diye dışarıda arıyorsun
-Bilmiyorum
-Sözler yalancı, manalar asılsız oysaki
-Bilmiyorum
-Hastasın sen
-Bilmiyorum
-Bu dünyanında canı cehenneme o zaman
-Bilmiyorum...


....

Yeni bir cülme ile yeni bir aydınlık sabaha başlayalım. Denizcilerin yelkenleri asıldıkları gibi uzak ufukların hayalleriyle "Vira Bismillah".

Geçmiş geçmiş. Gelecek karanlık ve belirsiz. Yaşanılan gün vefasız. Düşüncemde ve tahayyülatımda tek teselli pınarımızdır Ramazan. Ramazan geliyor yine. Özlemle ananlar karşılayacak onu. O mutlu ve mübarek ay gönülleri ışıtacak Rahmani bir nur ile, tezyin edecek kainatı. Kuşlar onun için ötecek, rüzgar onun için esecek, ruku edecek mü'minler, hoşgeldin diyecek müzbinler. Ramazan gelecek. Hiç bitmeyecek bir saadetin sofrasına oturacak insanlar. Kardeşliğin o sıcacık çorbasına daldıracaklar kaşıklarını. Mutluluk helvası yenecek, ardından hoşgörü kadehlerinde sevgi şerbetleri içilecek. Ramazan gelecek ve yine tatlı bir telaşın kucağında buluyacağız kendimizi. Perde perde ayan olacak sırlar. Unutulmuş kuytulardan çıkartılacak dostluklar. Ne hoş gelecek Ramazan ne hoş geçecek...

Hoşgeldin tekrar kalbimize nazil olan nur, ilahi ilham hoşgeldin...

...

Bu şiirin bu kadar hüzünlu olduğunu bilmezdim. Bunu çok seviyorum. Bir duygu fırtınasında bir şiirin o gizemli bahçesini görüyorum, bir cevher bulmuşçasına seviniyorum. Bu şiiri birisine ithaf ediyorum. Daha tanıyamadığım ama kalbi bir yakınlık duyduğum çok bilinmeyenli bir denklem olarak var olacak hayatımda...

...fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına
bir güvercin uçurup kıtalar arasından
çağırdın beni
geçerek birer birer sürgün kanyonlarını
derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına
yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı
yıkarak yalnızlığa kurduğum sarayımı
yetim çığlıklarımı duyurmak üzre sana
koşup geldim; iliştir beni memnu bahtına

adını söylemek istemiyorum
her hecesi amansız bir kor dudaklarımda
her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım
zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım
adını söylemek istemiyorum
rüveyda dediğim zaman
anla ki, senin için yürüyor kelimeler
çığlığımın atardamarlarından

hangi yıldızdır bilmem, gözlerin
kayar da üzerime rüveyda
önce tuhaf bir deprem yayılır bedenime
sonra açılır önümde ıstırab vadileri
silik renkleriyle adımlarıma
çözülmeye yüz tutan bir mazi mühürlenir
hayalin bittiği menfeze doğru
alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru

uslanmaz bir yürek taşıdığıma dair
yaygın bir kanaat dolaşır aynalarda
oysa rüveyda
baştanbaşa ben
kevser akan, gül kokan bir kalbin filiziyim.

kitaplara sürdüğüm kapkara lekelerden
bir anlatsam nasıl utandığımı
bir doğrulsam eğildiğim yerlerden
ağarır tanyeri nilüferlerin
alaca bir at koşar içimde
ezer toynakları ile anılarımı

sular köpürmemeliydi rüveyda
kırılmamalıydı ıslak dalları hasret selvilerinin
ben zehire alışkınım, şerbete değil
rüyalar hefret eder avare duruşumdan
kabuslar çeker ancak derdimi yeryüzünde
sen gün boyu simsiyah bir ufukla beraber
ben her gece bir Mehdi türküsüyle çilekeş
yargılamak için zeval kayıtlarını
inkılab bekliyorum

hangi umut çiçeğidir bilmem, ellerin
uzanır da gönlüme rüveyda
derinden bir ok saplanır bağrıma
beynimi çağıran bir sese doğru
alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru

varlığın cinayettir memleketimde işlenen
akıtır kanını en asil pehlivanların
yokluğun sükunettir kuşatır evrenimi
varlığın ve yokluğun ölümüdür baharın

artık eskisi gibi bakamıyorsun
göklerinde bir belkıs otururdu rüveyda
binlerce gökkuşağı olurdu kirpiklerin
güneş bir anne gibi dururdu başucunda
artık dokunamıyor kakülün bulutlara
karalara bürünmüş saçlarında dolunay
ben bu kadar zulme layık mıyım rüveyda

hangi ressamı vurur bilmem, endamın
sarar da benliğimi
ben beni tanımam kaldırımlarda
kafesleri yutan kafese doğru
alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru

kırmızı bir kurdela bağlayarak alnına
duydun mu orkideye dua eden birini
bu ısmarlama yüzler yok mu rüveyda
bu yapmacık bebekler
gözyaşı akıtırken gülenler yok mu
beni kahrediyor geceler boyu

hangi çağın gelişidir bilmem, gülüşün
soluk bir dünyanın mezarlarına
gömerek gurbetimi
kapadı karanlığa Yesrip, kapılarını
meydan okuyuşun çağın ordularına
bilmem hangi mevsimin başlangıcıdır
doruklardan öte hevese doğru
alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru

yasını tutuyorum kararttığım düşlerin
yıpranmış divaneler gibiyim sokaklarda
amansız bir ütopya üfleyen pencereler
lif lif yoluyor dram seyyahı bedenimi
önümde, haksızlığın hesaba çekildiği
hiç kimsenin kimseyi tanımadığı mahşer
arkamda, kare kare ömrümü belirleyen
hatırladıkça yanıp tutuştuğum resimler

söyle, nasıl aşarım pişmanlık dağlarını
yeniden bir nil olup taşar mıyım çöllere
kim giydirir başıma tacını nihayetin
kim takar bileğime hürriyet künyesini
karada balık gibi nasıl yaşarım, söyle

rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı
ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı
asırlardır köhne barınaklarda
küflenen, çürüyen çığlıklarımı

at vuruldu; içim paramparça rüveyda
gölgelerin ardına sakladım kusurumu
sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin
ben burda damla damla eriyip akıyorum
yine de, çiğnetemem kimseye gururumu
istenmediğim yeri sessizce terkederim
hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu
mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim

Bu şiirin bu kadar ihtişam dolu olduğunu hiç tahmin etmezdim. Şair mükemmel şekilde saklamış kendisini. Her hecesine bir ızdırap ruhu sinmiş her kelimesi bir hicran habercisi...Bu şiirin bu kadar ihtişam barındırdığını bilmezdim...Bilemezdim bu derde düşmeden önce...


Kişiliksizleşmiş bir dünya değil mi? Her şey çirkin ve zevksiz. Görüyorumda ikindi güneşinin o yarı baygın havası hakim odama. Gündelik derlerin arasında içinde bir sancı duymak değil mi? Belki yeniden yürümeye başlamalıyım. Bu kuyunun başında çok durmuşum gibi. Burası değil içinde kalbolduğum yer. Ruhumun mahpus bulunduğu o sonsuz sıla bu kuyuda değil. O zaman yürümeliyim. Ne şarkılar ne şiirler yoldaş olsunlar bana, ızdırab dolu bir meyusluğu içmeliyim. Tarih zaman mekan, daha bir çok kavram geçiyor gözlerimin önünden. Geçip gidiyorlar sanki sigara dumanı gibi neş'esiz bir kararlılıkta, bitkince kayboluyorlar yoklukta. "Değer vermek" artık bu kelime silsilesini çıkartıyorum anlam lugatımdan. Aydınlık dünyalar onu bekleyenlerin olsun ben karanlık ruhumda yürüyeceğim. Kalbim önümde bir ışık bir rehber. Belki onuda terketmeliyim...(Allah Canını alsın emi, senin)

"Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi
Sanada Mona Roza taş bebeği bıraktık
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi
Senin hatıran kadar büyük
Senin hatıran kadar Allah ve Şeytan işi"

Gene kendi içimizdeki hikayeye dönüş yaptık. Herşey eskisi gibi. Uzun bir müddet yazmaya ara vereceğim. Artık zihnim bir şeylere odaklanamıyor. ama kendimi tanıma yolculuğunda yeni bir tecrübe kazandığımız söylenebilir. Yeni yeni keşifler belki görmek istemediğim ayrıntılar bana dair. Garip ve tuhaf bir insanım ben. Muhakkak öyleyim çünkü ancak garip insanlar böyle yaparlardı. Ne yaparlardı diye sormayın. Orası sır. Ama böle yaparlardı muhakkak. Belki tek teselli mahyetinde ki savunmam budur. Kendimi meşru göremem tabi. Ama geçmişi değiştirmek gibi bir meziyetim de yok. Bu yüzden olmamış ve yaşanmamış kabul edebilirim her şeyi. Hiç yoktular ve bütün izleriyle silindiler hatıralarımdan...Hatıralarımda o eski tanıdık karanlık ve rutubet. Hoşgeldiniz tekrar aziz dostlarım...


Bir Bozkır Hayali...

Konya’yı ilk defa gören birisi için herhalde pek güzel bir şehir izlenimini vermeyecektir. Konya tipik bir Bozkır kentinin mizacını taşır üzerinde. Fazla göz alıcı bir yeşilliğe sahip değildir. O ünlü Meram bağlarından eser kalmamıştır. Toprağı bereketli olmasına karşın sizden usandırıcı bir emek bekler. Ama yinede o mısır tarlalarının şaşırtıcı görüntüsü insana haz vermeye yeter. Uçsuzmuş gibi görünen ova. Güneşin kuru sıcaklığını öğlenin dinginliğinde duymak isterseniz, karşınıza tek tük çıkacak bir ağaç gölgesine sığınabilirsiniz. Önceleri akarsu ve çeşmeleri bol olan Konya şimdilerde elim bir kuraklığın pençesinde kıvranmakta. Yine bu kuraklığın bir eseri olarak yüzyıllardır Anadolu’nun ünlü mesire alanı olarak ünlenen Meram deresi kurumuş durumda. Konya insanı şaşırtan bir küçüklük görüntüsü verir, sanki bir kasaba gibi. Bir Büyükşehir olarak hiçbir Büyükşehirlerin karmaşa ve gürültüsüne sahip değildir. İnsanları sıcaktır. Yaklaşabilirseniz misafirperverdir. Aslında Konya hep gizemli bir doğu şehri olmuştur. Kolay kolay esrarına vakıf olamaz kimse. Haremine na-mahremi almayan bir haremgâh gibi, nikahlı olanları, ahidli olanları, uğruna baş koyanları haremine katan bir bakiredir o. Pek çok insan bir zamanlar Selçukluların başkentinde bulunduklarının ayırdına varamazlar. Bir başkent görünümünden uzaktır. Tarihi eser bakımından zengin değilse de İnce Minare sanat bakımından hayatta görebileceğiniz ender eserlerdendir. Buna mukabil Karatay Medresesi o ihtişamı üzerinde barındıramaz. İplikçi Camii Konya’nın en eski camii olma özelliğiyle ve sade yapısıyla karşılar insanı. Konya’da tarihi eser olarak Camiiler ön plandadır. Bir zamanlar Selçuklu sarayını ve Konya Şehrinin bir bölümünü içersinde barındıran Konya Kalesi şimdilerde Alaaddin Camii adı altında ayakta kalan Klasik Selçuk Mimari tarzında, çok sütunlu, kubbesiz bir yapıdan ibarettir. Camiinin hemen önünde saray duvarlarından ayakta kalmış küçük bir parça bir koruma altında Konya’nın simgelerinden bir tanesini oluşturmaktadır. Her haliyle gelişmekte olan bu şehide gecekondulaşma gibi Büyükşehirlerin bağ ağrıtıcı sorunlarına yer yoktur. Kampüs şehrin dışında kalmaktadır. Zaten şehirde Kuzeye yani kampüs’e doğru genişlemektedir. Kuzeyde bulunan Selçuklu merkez İlçesi Konya’nın çehresi en çabuk değişen ilçesidir. Buna mukabil Karatay Merkez İlçesi Eski şehir merkezi olma itibarını kaybetmekle Konya’nın daha fakir kesimlerine ev sahipliği yapmaktadır. Meram Merkez ilçesi ise elbette ki Konya’nın zenginlerinin temel mülk edinme yerleridir. En büyük mezarlıkları Üçler,Musalla en eskilerinden biri olan ama daha küçük mezarlıklar içindeki Sarı Yakup Mezarlığı önemli mezarlıklarındandır.
Konya’da medfun bulunan
büyüklerden bazıları; Konya’nın yakın geçmişinin önemli simalarından ve Konya’nın en büyüt camisine adını veren Hacı Vesiyzâde Hoca Efendileri Üçler mezarlığında medfundur. Bunun yanında Hoca Fakih ve tasavvufun büyük isimlerinden Şeyh-ül Ekber Muhyiddin-i Arabî Hz.(K.S.) ‘nin üvey evladı ve manevi oğlu Ekberiye tarikinin son temsilcisi sayabileceğimiz Şey Sadrettin-i Konevî(K.S.) hz’leri kendi adlarına yaptırılan kümbetler içinde Konya’nın değişik yerlerinde medfundurlar. Yine Konya’nın merkezinde Dede bahçesi içersinde kendisinin yaptırmış olduğu hankâh,Medrese vs. yapılarının arasında Gömülü bulunan Selçuklu vüzerâsından Tacül Vezir Tacettin Ahmet yine kendi adına yaptırılan kümbette aile yakınları ile medfun bulunmaktadır. Şu an hatırıma gelmeyen yine büyük isimler Konya’nın toprakları içersindedirler. Mevleviliğin pîr-i mûgân-ı sayılan Hz.Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî(K.S.) ve değerli babaları Bahaeddin Veled Hz.’leri, değerli evlatlarından Sultan Veled Hz. Hemdemleri ve Mesnevî’nin katibi mübarek zat Hüsamettin Çelebi Hz., yine hemdemlerinden olan Şeyh Selahaddin-i Zerkubî Hz.(K.S.) ve değerli ve mübarek mevlevi büyükleri, postnişinleri, muhibleri, salikleri ve sevenleri ile aile efradı ile birlikte Kendi adlarına yaptırılan ünlü Kubbetül Hadra’nın altında medfun bulunmaktadırlar. Konya dergah-ı Mevleviler arasında başkent gibidir ve Konya’ya “Âsitân” ev,yuva,anavatan anlamına gelen bir sözcükle hitap edilir. İşte Konya’nın namahremlerine mahrem olan yüzü bundan sonra başlar. Hakka vasıl olmanın en zorlu yollarından biri olan aşk yolu Konya’nın köklerinden sudur eden bir nehirle beslenmektedir...
Bir öğle ezanına müteakip görmüş ve katılmış bulunduğum bir cenaze merasimiyle yine Mesnevî Şarihlerinden Şefik Can Efendi kalabalık bir seven gurubuyla Dergah-ı Mevlevinin karşısında bulunan üçler mezarlığına defn şerefine malik olmuşlardır. Allah iki cihanda azîz eylesin. Konya elbette ki mevlevi muhiblerince Sevginin ve Aşkın zirveye çıktığı bir şehir olmuştur. Devlet-i Âliyye-i Seniyye-i Osmanî’nin temellerinin atıldığı yerden, Konya’dan aleme şimdi aşk ve sevgi mesajları taşınmaktadır. Bu yönüyle Konya birçok şehirleri geride bırakıp özlem ateşlerinin tam zuhuruna sahip olan bir şehirdir.
Konya ticari faaliyet olarak Anadolu’nun önemli şehirlerindendir. Organize Sanayi bölgeleriyle ve kobileriyle ve hatta bir dönem holdingleriyle ülke gündemini meşgul eden Konya, coğrafi yapısının doğal neticesi olarak geçimin tarıma dayalı olduğu bir ekonomiye sahiptir. Bir çok Büyükşehirlerin aksine görülmesi gereken değil yaşanması gereken bir büyükşehir olma özelliği vardır. Ahlaken ve dinini bağlı bulunmak bakımından Konya’nın ünü herkesin malumudur. Bu özelliğini üniversitesinin gelişmesiyle birlikte yavaş yavaş kaybetmektedir. Yinede bu haliyle muhafazakarlığın kalesidir Konya. Öyle görünüyor ki kültürel erozyonundan en az etkilenen tek büyükşehirdir...
Şehirler elbette içlerinde bir tarih ve bir ideal barındırırlar. Konya içinde bu rüyayı barındırabilen ender kentlerdendir.



Ufuk o kadar uzakta ki... Erişilmez hayaller sığdırabilirsiniz ancak bu genişliğe. Bir tohum ve bir toprağın usanmak bilmez hikayesi. Ebedi bir döngüde harmanlanan sonsuz bir hayat. Bir pınar ve akışın hikayesi. Bir ağaç bir kumru ve bir "Hû" sesinde keşfolunan bir esrar. Küçük, gözlerden ırak bir mana. Sıradan bir ağacın altında sıradan bir kumrunun uğrak mekanı bir avuç toprak ve bir mezar, oylesine atılmış bir nazarda gözlerinizin denk düşeceği mana, yitirilmiş hayatlar olacaktır. Yorulmak bilmeyen bir dudaktan tektar olunan hakikat. Her şey geçici. Her şey yokoluş mısrasında birer tebessüm gibi. Bir varmış bir yokmuş diye başlamıyor mu hikayelerimiz. Bir varmış ve bir yokmuşla bitmiyor mu hayatlarımız.
Küçücük kabrinde yatan devasa bir şahsiyettir aslında Şair Şem'i.
Kronolojik hayat hikayasini bir kenara bırakırsak, bir varoluş ve yokoluştan kastımızın ne olduğunu anlayabilirsiniz. Hayata mütevazi bir iz bırakarak, dudaklarında geride kalanlar için bir kaç nasihatle hayatın bu bir varoluş ve yokoluş hengamesinde bir duraktır Şair Şem'inin kabri.
Ayrı mı düşmüş Sevgilisinde ayrı mı bırakılmış ama "düzen" namına devşirilen kurgularda bir dikendir kendisi. Bir nazarla biraz şaşkın ve biraz korkulu, konuk olursunuz ebedi mekanında bir Şaire;

"Mahlasım Şem'i'dir bilâdım Konya
Bir kenar sahrada olmuşum peydâ
Bizim bağa girmez bülbül-i şeydâ
Kimse bilmez ne revnakta gülüm ben!"

Şairleri anlatmak zordur, anlaşılmamak üzerine kurulu hayatları tanımlamak zordur. Nedir dersek kısaca bir şair. Esip geçen bir rüzgar gibi gözlerimizin önünden zihnimizden yitip giden bir hayaldir onlar. Edebiyatımıza bakınca biz konuşanları görüyoruz, konuşmak hevesiyle laf söyleyenleri. Aslında birde susanlara kulak versek kaç mecnuna rast geleceğiz kimbilir. Herkez söze itibar ediyor. Oysa sukut, kelimelerin acizliğinden kurtarmak değil midir kalbi, kelimelerin parangasından kurtarmak değil midir muhayyileyi. Sevgiliye adanmış sözlerin hikayesini biliyoruzda sevgiliye adanmış ömürlerin hesabı nerede? Konuşmakla susmak arasında kalmış bir kimse gibi geliyor bana Şair Şem'i. Hani Hz.Mevlana bir beyitte bunu söylüyor ya;
"Men miyânı güft-i giryâ mîtenem
Ya bigûyem ya bigiryem cün kûnem
Ger bigûyem fevt mükerdet bekâ
Ver bigiryem cün künem şükr-ü senâ"

Hatırladığım kadarıyla böyleydi beyitler. Manadan sorulacak olursa;
"Ben ağlamakla söylemek arasında kalmışım.Nasıl yapsam nasıl etsem bilemiyorum. Eğer söylersem ağlamak gibi gönül ferahlatıcı bir nimetten uzak kalacağım yok eğer ağlarsam Ya Rabbi, sana nasıl şükür ve övgüde bulunacağım" demek olur.

Söylemekle sukut arasında kalmak. Bunu bu şekilde izah edebilir miyiz bilemiyorum. Şairleri anlatmak zordur. Çünkü onlar bir hayali sevgili peşinde çöllerde gezinen delilerdir.

Detay olarak;

Asıl adı Ahmet olan Aşık Şemi 1783 yılında Konyada Piresat mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babası Konyanın tanınmış helvacılarından Mehmet Ağa isminde bir zattır.

İrticalen şiir söyleme yatkın ve düşkün olması, belirli, bir tahsil görmemesine, hatta yirmi, yirmi beş yaşlarına kadar okur yazar olmamasına rağmen, ince düşüncesi, zekası, akranları arasında hazırcevaplığı, esprileri her konuda onları aydınlatması ve örnek davranışlarıyla kendisine büyükleri tarafından "Şemi" mahlası verilmesine sebep olmuştur.

Onun yetişmesinde Konyada o tarihlerde birisi türbe önünde, diğeri de Buğday Pazarında bulunan kahvelerin önemi büyüktür. Her gece genç ve acemi aşıkların devam ettikleri ve yetiştirildikleri bir ocak, bir okul olarak hizmet veren bu kahvelerden Şemi de payına düşeni almıştır.

1839 Konyada vefat eden Şemi nin mezarı Mevlana Müzesinin hemen yanı başındadır.

Şiirlerinden örnekler :

Aceb kande gezer ol yüzü mahım
Anı görmiyeli çok zaman oldu
Enderundan çerağ olunca ahım
Yedi katgöklere dirahşan oldu

Uftade olalı bir afitaba
Hasret oldu iki dideler haba
Eşk-i çeşmim dökülünce türaba
Rüy-i zemin lal-i bedehşan oldu

Bana çok cevr-itti Haktan utanmaz
Kişi sevdiğine kem sanı sanmaz
Gözüm görmeyince gönlüm inanmaz
Bazı ahbab dir ki müslüman oldu

Kocaldın çeşmimin nüru döküldü
Ah-ide ah-ide ömrüm söküldü
Sakalım pir oldu kaddim büküldü
Sarardı gül benzim zağferan oldu

Ana dil vireli bu Şemi kemter
İder lisanında ismini ezber
Bir kerre almadı vuslat müyesser
Bevhude dillere dasitan oldu

...

Benden selam eylen nazlı dilbere
Gelip de karşımda dönüp durmasın
Ben güzel sevmeden doydum usandım
Anında hayali gelip durmasın

Benim güzel ile yoktur pazarım
Kaşların arası benim nazarım
Yol üstüne koyun benim mezarım
Yar gelip geçtikçe dönüp durmasın

Gelindi hüsnüne sitemin çoktur
Aradım cihanda akranın yoktur
Nazlı dilber göğsün düğmeler takdır
Esen rüzgar açıp açıp durmasın

Duyun da düşmanlar siz de sevinin
Dostlarım vah diyip varın yerinin
Şemi ye, mahbublar düşte görünün
İntizarı sizde kalıp durmasın

Birde hemen belirmekte fayda var ki dildeki her bade lafını ayyaşlığa yorar bir zihniyetin taassubundan ve iftiralarından tenzih lazım boyle kimseleri. Onlara kalsa medeniyetimiz şarap küplerinden devşirilen bir virane olacaktır. Yazık sadece...


Şehir...




Şehirlerin içinde yaşayan insanların karakterlerine çok şey kattığı inkar edilemez. Bu bakımdan bir çok şehir aslında içinde yaşayan insanlar nezdinde canlıdır.Şehirler yüzyıllar öncesinden getirilen en büyük maddi ve manevi mirastır. Şehirler aslında bağlı bulundukarı medeniyetin öz be öz evlatlarıdır. Çeşmelerinde, hanlarında, saraylarından çocuksu ideali içer, solur ve yaşarsınız. Kimlik bir şehrin yaşayan aidiyet duygusudur, bir atıftır tarihe karşı yapılan.

Şehir; o bomboş sokaklar kadar içlerinde barındırırlar yalnızlığı.
Şehir; medeniyetlerin yapı taşları. Her dekorunda bir mana saklıdır ve her evin mütevazi yalnızlığında gizlenen o ideal coşkusu. İnsanlar bu içinden çıkılmaz azmin farkında olmasalar bile, şehirlerde kendi kaderlerini yaşamaktadırlar.
Şehirler sakinleri tarafından görülen bir rüyadır. Hane hane birbirine geçirilmiş hayatların birlikte gördüğü rüya. Topluluk halde yaşamanın erdemi için kenetlenen halkalar gibi üstüste yanyana dizilen haneler. Müstakil ve bağımsız. Parçanın bütünleşmeye olan özlemi bu kadar bariz bir şekilde başka nedere karşınıza çıkabilir ki?

Bir ressam olsaydık elbette bizde özlemini ve hayalini güttüğümüz sokakları mat karanlıklara ve suratsız griliklere teslim etmeyecektik. Arnavud kaldırımlarında büyütecektik çocukluğumuzu. Ziftli karamsarlıkları hiç görmeyecektik. Şehirler, toprakla olan bağını yitirmiş, kökünü kaybetmiş şehirler. Her şey bu kadar çirkinleşmeseydi, mezarımızda bize eşlike edecek toprak evlerimizden hiç eksilmeseydi. Beton oylesine soğuk ki. beton oylesine çirkin ki. Şimdi o eski muhteşem mana ahengine çatılmış damların yerini, ruh taşımayan ama Salome kadar güzel olan abidelere teslim ettik. Billur ve rengarenk camlarımızın yerini sıradanlaşmanın en mat haliyle ve donuk yüzüyle birbirinin aynısı pencerelere kaptırdık. Nerede o cumbalı meşhur konaklar? İçine girince kucaklaştığınız divanlar...

Nerede o gözden ırak bırakılmış bahçeler, içlerinde akan bakire fıskiyeler? Korkunç değil mi? Şehirlerimiz artık korkunç ve ürkütücü. İçinde ben yoksam haygi aydınlık bana sokağımı gösterebilir? Mana kaybediliyor içimizdeki ideali yitiriyoruz şehrimizin kalbinden sökülen her nakışta. Dar sokaklar nerede? Çıkmaz sokak göreniniz var mı?

Şehirler artık insanlara göre tasarlanmıyor, kurguda bir rüyanın peşinde koşmak yok. Makineler için düzenlenen bir mimari. Sokaklar artık insanlar için değil arabalar için seriyorlar gövdelerini. Bu yüzden aitlik duymuyoruz. Yabancılık hissi oluklarımızdan akan şey. Camlarımıza isabet eden her yağmur taneciği yabancılaşmayı taşıyor dünyamıza. Ruhumuzda bıraktıkları izleri hangi kimyasal temizleyebilir ki?

Şehirler, oksiz bırakılmış evlatları medeniyetimizin. Artık çeşmeler akmıyor, tatlı tatlı bakmıyor avlular, dost sıcaklığını görmüyoruz yuvalarımızda, ait hisetmiyoruz ve bu yüzden değer vermiyoruz.

Şehirler, artık doğum kundağı olmaktan çok birer mezar gibiler. En habis ruhları barındırıyorlar rutubetlerinde. Her köşe başı katillere teslim. Nerede o selsebillerin merhametli akışlarındaki ulu kimseler?

Şehirler, artık keranelerde yere serilmiş namusun pezevenkleri...

Bu yüzden mâna tüccarlığına gerek duymuyoruz, rahatça işeyebiliyoruz pislik içindeki sokaklarına.


...



Bir Bozkır Hayali

Toprak yemek... Küçükken üstümde en çok durdukları özelliğimdir kiremeit ve toprak yemek. Camda yiyordum. Tadı nasıl artık hiç bir şey hatırlamasamda hala o yağmurun ilk serinliğinde sıcak toprağın mükemmel kokusuna dayanamıyorum. İçimde hala o çocukluk günlerinin özlemini taşıyarak.

Toprak işte. Anasır-ı Erbaa'nın yaşlı üyesi. Aşık Veysel onu sâdık bir sevgili olarak yâd ediyor. Kimi zaman bir dost sıcaklığı duysamda Aşık Veyselinkine benzer kimi zaman ürkütüyor beni. Toprak soğuk, yalnız ve karanlıkken ürkütücü oluyor. Mezar sessizliğinde kainatın en acı gerçeğini fısıldarken geceye, ürkütücü oluyor. Gece, mezar ve toprak. İşte size en ürkütücü hikayelerin vaz geçilmez malzemeleri. Neyse Konuyu fazla dağıtmayalım.

Bir ikindi güneşini tasavvurumuza konuk ediyoruz. Bu güzeşi ağırladığımız yer ise o bozkır hayalinin hırçın çocuğunun kalbi. Yani Konya. Hep bir dost yüzü olarak hayal ediyorum bu şehri. İkindi güneşinin altın yaldızlı ışıltısında yeniden aşık oluyorum bu şehrin gizemli sokaklarına. Kubbet'ül-Hâdra'nın maneviyat coşkusu içindeki manzarasına bakıyorum hayatın ölmeyen gerçeğinin gülistanına konukken Üçler Mezarlığında. Dergâhın hemen yanı başında hayata açılan bir pencere gibi ölümün mutlak yalnızlığında yetişmiş çiçekleri seyrediyorum. Bir ikindi güneşinde bütün tanıdıklarını yitirmiş mevtaların silik mezar taşlarında geçmişime yabancılık duygusuyla hüzünlenmişken, teselli niyetine dikilen gülleri ve dikenlerini seyrediyorum.

Toprak işte... Burada korkutuyor beni. Üstünde olmak nasıl bir zevk ki altına girmek korkutuyor ruhlarımızı. Fazla duramıyorum bir ikindi güneşinin kısacık devranında çıkıyorum kabristandan. Yorgun Selimiye kirlenmiş cepheleriyle karşılıyor beni. Minaresine hayran bir bakışın ardından caminin giriş kapısında içeriye bir göz gezdiriyorum. Kandiller olanca ihtişamıyla aydınlanmışken, hava kararmaya yüz tutmuşken, yüzyıllar öncesinin nakkaşlarının ruhunu selamlıyorum silinmiş hatlarında nakışların... Ziyaret edeni olmasada Yusuf Ağa kütüphanesinin terkedilmiş merdivenlerine oturuyor ve gelip geçen ziyaretçileri izliyorum, artık tat vermekten uzaklaşmış bir sigara dumanında göğü seyrediyorum. O meşhur yalnızlığı terketmek amacıyla yeniden düşüyorum yollarıma...

Alaaddin tepesine varamdan göz ucuyla selamlıyorum Şerafeddin Camii ve İplikçiyi. Cumhuriyet Dönemi mimarisine bir iki küfür faslından sonra Aladdin Tepesinin yemyeşil cümbüşüne katıyorum kendimi. Manzara ara ara o derece mükemmelleşiyor ki, natürmort bir mucize karşısındaymışçasına şaşırıyorsunuz. Modern şarlatanlığın acuze bir yapıtı olarak Hacıveyiszade Camiinin bütün kudretiyle yükseldiğini görüyorsunuz. Renkler kaybolmuştur ve silik bir siliet halinde bir kubbe de dört minarenin mana dolu duruşuna tanıklık ediyorsunuz.

Bir zamanlar Sultanların gezdiği topraklarda onlarla aynı mekanı paylaşmış olmanın tuhaf heyecanındasınızdır. Taşlar, o binlerce yıllık tarihin tanıkları. Konuşmak istiyorlar mı sizinle? Bağırlarına oyulmuş garip şekiller ile mahzunlar. Kaç nazar farkedebilir ki onların çıldırtan yalnızlığını...

Noltaljik bir yokuş eşliğinde beliriveren o ilahi yapı. İnce Minare Medresesi. Bu abidevi güzelliğin önünden her geçişimde içimde yer etmiş putperestlik eğilimiyle tapınasım geliyor bu esere. Nasıl anlatmalı bu muhteşem duruşu bu detay cennetini nasıl anlatmalı. Divriği de olmasa bu esere tapılması gerekiyordu ama işte onun muhteşem güzelliğiyle yarışacak derecede kıskanç kız kardeş gibi somurtan Divriği olmasa. Silin bütün şekilleri gözünüzün önünden. Sadece İnce Minare Medresesinin o ketum kapısı kalsın. Yaklaşın yanına, gülemseyen bir yüzle dokunun taşlarına. Ayrıntı ayrıntı, kıvrımlar ve şekiller ne kadar canlı. Bu kadar kusursuz bir tezyinatı hayatınızda kaç kere müşahade edebilirsiniz ki...

Arnavud kaldırımlarını görmek istiyorum her sokakta. Ama bu manzaraya pekçok yerde raslayamıyorsunuz, eski Türk Evlerinin o mahrem hatlarına ve arnavud kaldırımlarıyla beraber bir kardeş türküye konuk olduklarında medeniyetimizin mümtaz temsilcileri olarak. Bu mes'ut anda eğer kulağınıza eski Istanbul türkülerinden melodiler geliyorsa, bahtiyar sarhoşluğa bırakmak için kendinizi bir an için bile tereddüt etmeyin. Çıkartın zihninizden hemen herşeyi ve bütün varlığınızla tecessüm etmiş ilahi bir anın şahitliğini yapın. Sonra bir sigara yakabilirsiniz çünkü az sonra bu ender anın dışına çıkacaksınız. En güzel sigaralar bir ikindi güneşinin kılıç gibi keskin ışıkları altında içilir. Duman usta bir muhannet gibi hayalinizi kışkırtan bir rakkas gibi kıvrım kıvrım çeker sizi eski hikayelere. Bırakın ne halleri varsa görsün modern çirkeflikleri. Sizi hendesenin ahengine çağırırken kurşun kubbeler bırakın üzerine işenmiş zamanenizi. Leylâlar orospu olmuşsa bırakın, varsın sizi putperest sansınlar, dilde tevhid kalbde şirk-i hâfi taht kurduğunda bırakın, varsayın ki hiç yaşanmaış varsayın ki hala ihtişam halinde bulutlara dokunuyor geçmişimiz. Ahmetler Mehmetler pezevenklik etmemeliydi Leylâlara. Bırakın ırzına geçilmiş asaleti, kucaklayın kirletilmemiş onuruyla sefaleti. Bir şehir işte. Bir hayal işte...


...



"Yâ Hû!"



"Gönlümüz her ân, sendedir yâ Rab, Derdime dermân sendedir yâ Râb!,"
"Muttali oldum sendedir yâ Râb!"
Bu mükemmel melodilerle harmanlanmış nadide eseri Erguner Musiki Topluluğunun harikulade yorumuyla dinlemeşseniz "Zevk" kavramında muhakkak eksik bir noktada bulunuyorsunuzdur. Bu muhteşem eseri "Gülistan"a nazır bir masada Hz. Mevlana'nın makam-ı ebediyesine ulvi manalara dalmışken dinlemesiyseniz, ne söyleseniz boş, ne düşünürseniz yanlış ve ne hissederseniz yalandır.

"Su dibinde âhi le, sahrâlarda âhu ile, abdal olub "yâ Hû ile" çağırayım Mevlam seni"

Neyin mahzun ve canı parçalayan sadasıyla yorulmuş bu anlam denizinde bu zamana kadar rast gelmediğiniz bir hissiyatla ritim sazlarının "Düm-düm-tek"iyle aynı ahenkte atacak kalbinizin coşkusuyla gölgeler âleminden hakikatler alemine bir pencere açabilirsiniz. Kainatta her şey huzur verici bir sukunun anındayken siz gönül yağmayayıcı bir yıkımın eşiğinde bulacaksınız kendinizi. Huruş eden enharlar gibi derununuzda masivaya dair ne varsa yıkan bir anlam sadası ile; "Yâ Hû"

"Bilmem nideyim, Aşkın elinden, kande gideyim, Aşkın elinden"

Bu iç parçalayıcı nümayiş karşısında galeyana gelen hissiyat aleminizi hangi güzel teskin edici enzarıyla tamir edebilir ki...

"İşim vây oldu, Aşkın elinden"

Devam eden bir tsunami sanki. Bazen şer sandığımız işlerde vaki olan hayr gibi gözlerden nihan olmuş bir güzellik abidesinin bütün varlığıyla fethetmesi gönül ülkesini. İşte o şairler yüzyıllardır bu hikayenin destanını söylemiyorlar mı? Şu çılgın hanendeler meczup sazendeler hep o destantan dem vurmuyorlar mı?

"Severim ben seni, Cândan içerü,Yolun vardır bu erkândan içerü, Beni bende demen bende değilem,Bir ben vardır ki benden içerü"

Yunus Emre yüzyıllar önsesinden dillendirdiği bu ölümsüz beyitlerde "mim"lediği sıır-ı hâfiyi kaç kişi yakalamıştır hayatında? Bu esrârengiz şarâb ile kaçımız mest-u hâyran olduk.
Bunlar ne derin hayaller ve ne derin fikirlerdir ki binlerce dalğıç bu kenz-i mâhfinin aşkıyla vurgun yemişler gayb ummanında türlü türlü canavarlarla boğuşmuşlar. Binbri gayret ile diplerdeki en diplerdeki incilerden devşirilen manalar remzedilmiştir sâzda ve sözde. Ondan demiyor mu ki şair;

"Tuti-yi mucîze gûyem, Ne desem lâf değil"

Bu kimselerin tekellümatını sıradan cahillerin kîl-u kâliyle nasıl karıştırabiliriz.
Bu nihan kalmış sırların sözlere dökülmesi ayrı bir meşakkat gönülde. Bir bilinmeyenin bilindik ile tarifi mantıkta geçerli bir taktik olsada gönül ülkesinde hükmü geçmeyen bir kaidedir.

Sûkutun çok şey anlattığı nokta burasıdır. Ve siz "Gülistan"a nazır bir masada Hz.Hünkâr'ın ebedi istirahâtgahına konukken, fani duyuşlardan uzaklaşmışken, içinizdeki gayb kalemi yazmaya başlamışken...

Gûş edeceklerinizin bundan farklı değildir...

...




Ona yazılmış bir mesajdır... 070916. Özel olduğunun farkına ne zaman varacak acaba.


Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat.
Yalnız seccademin yününde şefkat;
Beni kimsecikler okşamaz madem;
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!


...


Mona Rozanın efsane hikayesi. Bir fikir işçisidir Sezai Karakoç. Onun ve Mona Rozasınız etrafında dönen bir aşk destanı vardır. Şairin geçnlik yılları. Kanının kaynadığı zamanlar ve hayatı sorguladığı demler. Bir Kız vardır. Aşıktır ona şair. Onu şair yapan bir aşk vardır sonra. Akrostij ile itiraf eder bu itiraf edilmeyen sırrını Sezai Karakoç. Muazzez Akkaya. Yüzyılın aşk şiiri diye tarif edilen ve övülen bir şiirin sırıında yatan bu iki kelimedir. Bu isimdir şairin kalbinde yatan sır. Şiirleri onu muhatap alarak hayat bulur. Anlatılıyor ki şair ona olan aşkını ilan ettiğinde kız onun aşkına bir karşılık vermemiş ve redd-i muhabbet eylemiş. Şair tabiki kahreden bir iftirak hüznüyle çekilmiş kabuğuna. Mezuniyet töreninde Mona Roza adlı şiiri okur şair. Anlatıldı ki, bu şiirden sonra Muazzez Akkaya'nın kalbinde bir kıvılmım oluşmuş ve oda aşkın kurbanları arasında bulmuş kendini. Arz-ı dil ile kapansada çaresiz Sezai Karakoç'un ayaklarına nâçar! "Geçti istemem gelmeni, Yokluğunda buldum seni, Bırak vehmimde gölgeni, Gelme artık neye yara" dizelerinde belirtilen bir mana coşkunluğuyla bakmamış kıza. Kız günlerce harab ve bitap bir vaziyye yaşayan bir ölü gibi dolaşmış. Sonra intihar ettiği söylenildi. Ve içinde büyüttüğü özlemi satırlara döken yüzyılın şairlerinden birisi doğdu. Sezai Karakoç. Muazzez Akkaya bu bakımdan bir annedir. Ebe Aşk, çocuk ie şairin ta kendisidir. Garip kimselerin tuhaf hikayeleri işte. Gerçek ise, Kızın şairden asla haberi olmamış, şair gizli gizli ona yazdığı şiirleri kzıın ceketinin cebine koyarmış ve kız bu şiirleri sevgigi kimse olan sonradan evlendiği adamın yazdığını sanırmış. Muazze Akkaya Sezai KArakoça hiç iltifat etmemiş hatat sevdiğini bile bilmemiş ama, onun ismi Sezai Karakoçun ölümsüz lisanında hayat bulmuş. Bu kadaın çok ünlüdür erbabının dilinde. Sezai KArakoç hiç evlenmemiş bu yüzden oyle devam ediyor anlatanlar. Düşünce ve siyaset hayatına "Diriliş" mefkuresi ile damga vuran bir gönül ve fikir insanı: Sezai Karakoç. Siirlerinde ise vazgeçmekten seslenmediği sevgilisi... Mona Roza...

Sıradan sanılan olaylar sıradan değildirler. istidatlı yüreklerde eser olur bir bakış, bir nazar ölümsüz bir söyleyiş olur şairin kaleminden damlar bir kan. Bir fare dev doğurur. Yusuf'u da Mısıra sultan yapan esbab cilvesinde Züleyha yok mudur?...


MONA ROZA

Mona Roza, siyah güller, ak güller

Geyvenin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Ah, senin yüzünden kana batacak

Mona Roza siyah güller, ak güller

Ulur aya karşı kirli çakallar

Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa

Mona Roza, bugün bende bir hal var

Yağmur iğri iğri düşer toprağa

Ulur aya karşı kirli çakallar

Açma pencereni perdeleri çek

Mona Roza seni görmemeliyim

Bir bakışın ölmem için yetecek

Anla Mona Roza, ben bir deliyim

Açma pencereni perdeleri çek...

Zeytin ağaçları söğüt gölgesi

Bende çıkar güneş aydınlığa

Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi

Seni hatırlatıyor her zaman bana

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi

Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar

Işıksız ruhumu sallar da durur

Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ellerin ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi

Ellerinden belli oluyor bir kadın

Denizin dibinde geziyor gibi

Ellerin ellerin ve parmakların

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Saat onikidir söndü lambalar

Uyu da turnalar girsin rüyana

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Akşamları gelir incir kuşları

Konar bahçenin incirlerine

Kiminin rengi ak, kimisi sarı

Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine

Akşamları gelir incir kuşları

Ki ben Mona Roza bulurum seni

İncir kuşlarının bakışlarında

Hayatla doldurur bu boş yelkeni

O masum bakışlar su kenarında

Ki ben Mona Roza bulurum seni

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Henüz dinlemedin benden türküler

Benim aşkım sığmaz öyle her saza

En güzel şarkıyı bir kurşun söyler

Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza

Artık inan bana muhacir kızı

Dinle ve kabul et itirafımı

Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı

Alev alev sardı her tarafımı

Artık inan bana muhacir kızı

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış

Bir gün gözlerimin ta içine bak

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak

Altın bilezikler o kokulu ten

Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne

Bir tüy ki can verir bir gülümsesen

Bir tüy ki kapalı gece ve güne

Altın bilezikler o kokulu ten

Mona Roza siyah güller, ak güller

Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!

Mona Roza siyah güller, ak güller



VE MONNA ROSA

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara

Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.

Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:

Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.

Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,

Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü

Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.

Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;

Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.

Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:

Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,

Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...

Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;

Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.

Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,

İçine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar.

Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa

Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.

Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.

Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır

Ve kediler her gece sürünür yastıklara.

Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;

Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,

Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.

Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara

Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.

Sana da Monna Rosa, taş bebeği bıraktık.

Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.

Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;

Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;

Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.

Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,

İtimat edeceğim şu belalı yağmura.

Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim

Asılmış bir adamın iki eli yağmura.

Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni

Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.

Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni

Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.

Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni

Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

Sana tavuskuşunun içime girdiğini

Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu

Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,

Bana da bir çift ak kanat kaldığını

Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara

Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.

Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:

Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.

Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara,

Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...



YUSUF PAŞA VE SEGAH PEŞREVİ....


Yusuf Paşa ve onun ölümsüz bestesinde vuku bulan mana cümbüşünden bahsetmek istiyorum. Segah Peşrevi. Peşrev formunun en zirvesinde yer alan bu muhteşem musiki cümbüşünden bahsetmek istiyorum. Segâh makamının en zirve eserlerinden bir tanesi Yusuf Paşanın gönül telinde zuhur etmiş. Gökten inen bir ilahi seyri var notaların cuşâcuşunda. Ney'in sineleri zorlayan devrinde, kudumun zevk-ü safasında, kemançenin mest-ü hayranlığında, bütün nağmeler perdesâz olmuşken bu eserde ayan olan sırlı manaları görüyor musunuz?


"Senin söylenmedik şeylerini söyler aşıkların pazarını alt-üst edersem ne çıkar ki?" dediği gibi Haz.Mevlâna'nın bu eserdede Yusuf Paşa derunundaki sızıntının rotasını çizmiştir aşıklara reh-nüma olsun diye nağmelerin kanlı dudaklarından ölümsüzlük şarabını içmiştir. Ruhunu gömmüş derdini anlatmış eserinde. Sazın özü,sözün özüdür. Musiki insanı Hak husunda şevke getirmiyorsa vah olsun o yalancı ağlayışlara. Ney hakikatinin esrarına zahir olmuş batınında ne taşıyorsa açığa vurmuş, yüzüne toprak saçmış gibi perişan zülüflerini kurban etmiş. Sanırsınız feleklerin dönüşündeki hikmey bu eserde gizlidir. Bu eseri dinledikleri için devranın o dayanılmaz cazibesinde karar kılmışlar, aşk kabesini tavaf edip durmaktalar. Güya ki, Züleyha'nın gönlünde kopan fırtınanın izdüşümüdür. Güya ki Yusuf'un iffetli güzelliği, güyaki arap şairlerinin "Siyah gözlü" sevgilerine yar olsun diye irad ettikleri kasidelerin hünkarıdır. Yusuf Paşa ne manayı remzettin sen bu ulvi eserinde. Sanki Cemal nurunun en azami senası hüziyetinde. Cennetteki huriler bu eserin yakarışıyla kendinden geçse yeridir. Odunlar dile gelip inlese yeridir. Aşk bir nağmede bu kadar ince işleyen kaç kişi vardır. Yusuf Paşa ve Segah pesrevi...İla nihaye butun aşıkların kalblerindeki hençerdeki kan sızıntısı...Segah peşrevi...Devran bu eserle tavaf etsin gönülleri...


"Eğer senin gönlün varsa, gönül Kâbesini tavâf et! Topraktan yapılmış oduğunu sandığın Kâbenin manası gönüldür"

Haz.Hünkâr(K.S.)



"Padişahım sensin!
Benim için bir darağacı kur!
Zira asılmamış kandil evi aydınlatmaz"

Ahenkli nağmeler sızar geceme... Eski aşıkların hayallerinden artakalan bir hengamede aklıma düşer bin-bir giz, akış esrikliğinde dönerken eflak, ahenkli nağmeler sızar geceme, aşk perdeleri açlılır bir bir, gökten bir ümid kayar, vurulur bir ceylan kimsesizliğinde yiter bir heyecan, yürek atışları an be ân, senin son-yürük semain hüviyetindeki gözlerine binlerce ah-ü perdesâz dilimde valâ-ü hayran, son bir tükeniş derdine derman olur sigaram, ahenkli bir alemin yakut dudaklarından damıtırım aşkı, fakat hisseme düşen hep hicrân...

Anlayamıyorsun değil mi?

Ahenkli nağmeler sızar geceme...Yalnızımdır, yanı başımda deliliğin kabusları dolaşır, oysa sen o gül-endamınla boy atmasaydın ufukala ne gecem ahenkli bir yalnızlığın musikisiyle hemdem olacaktı ne yoldaşlarımı geride bırakacaktım. Istırâb vadilerinin çilekeş aşıklarını tanımayacaktım, peşinde yazılması zor bir şarkı ile dolaşmayacaktım. "Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir, Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat" gecelerin uzunluğunda kahrolmayacaktım seninle dolu dakikalarımın hayaliyle, her saniye seni kaybeden hatıralarımın elemiyle, her salisede yeniden doğuşuma şahid olmayacaktım...

Anlamıyorsun değil mi?


Ahenkli nağmeler sızar geceme... Bitsin artık bu kısır döngü. "Ya ol, Ya öl" hitabının mübeşşir nidasını duyabilseydin keşke. Muştucu bir gecenin esrarından bi-haber hangi kandil cemalinin yağına yüz sürer bilmem ama keşke kandillerin kutsadığı bir fedakarlığın anlatısını duyabilseydin. Bu kadar derinden yankılanmasaydı o kanlı şehidlerin sesi.."Ey sâba, eğer uğrarsa yolun semt-i harâmeyne..."

Anlamıyorsun değil mi?

Ahenkli nağmeler sızar geceme...Bunca yazılan aşk şiirlerinin ölümsüz yönelişini, anlamıyorsun değil mi cemaline şahid olmuş her kalbin kendinden geçmiş halini, bi-ümid nazarlarını anlamıyorsun değil mi sana senin kadem kadem ilerleyen namına bestelenen son peşrevlerini... Anlamıyorsun değil mi, her hatm-i kelamın ardından sana kurban edilen yakarışların kimsesizliğini...


Anlamıyorsun değil mi?

Ahenkli nağmeler sızar geceme... ve ben onları ayıramam kendimden. Her dokunuşunda mızrabın gönül teline ben susturamam göğsümden sökün eden bir hicranın ümitsiz çığlığını. Etrafındaki eşyânın sukut eden çılgınlığını, en amasız bir ordunun sessiz isyanını bastıramam. Dokunuşunun bu kadar yıkıcı olduğunu bilmiyormuydun tebessümünün bir afet-i devrân bir felâket-i zamân olduğunu bilmiyormuydun?

Anlamıyorsun değil mi?

Ahenkli nağmeler sızar geceme..."Nice yorulduğum ayaklarımdan değil ayakkabılarımdan belli, Lambalar eğri, Aynalar arrep meleği, Zaman çarpıtılmış atın son hayali, Ev miras değil mirasin hayâleti, Ey gönlümün doğurduğu, Büyüttüğü, emzirdiği, Kuş tüyünden, Ve kuş sütünden, Geceler ve gündüzlerde, İnsanlığa anıt gibi yükselttiği, Sevgili, En sevgili, Ey sevgili, Uzatma dünya sürgünümü benim..."

Anlamıyorsun değil mi?

Ahenkli nağmeler sızar geceme...Sonu gelmeyen bir hikayede, büyütülmesi zor bir cocuğun kederiyle ben ve kelimelerim esrikliğin son deminde, "Ellerin, ellerin ve parmakların" içimde, okşarken sessiz devrimime kimse itibar etmesin...

Anlamıyorsun değil mi?

Ahenkli nağmeler sızar geceme...



Bilebilseydin keşke...

Yağmur yağıyor, damla damla ıslanıyor ruhum. Karanlık ve kapkara bir gecede beni ışıtacak bütün merhamet nurlarını terkediyorum. Ne karanlık sokaklardan ne her köşe başını tutmuş korkularımdan basedeceğim bugün sana. Ne sevgimi anlatacağım ne mahrum bırakılmışlığımdan dem vuracağım. Anlatmaktan vaz geçtim bu belli değil mi, anlamaktan vaz geçtim...

Bilebilseydin keşke...

Anlamak ve anlaşılmak kaygılarından sıyrıldığın vakit kazanç ve kaybediş kapılarını kapadığın zaman duyabileceğin tek şey duygusuzluk...Her şeyin sabit nakışına konuk olduğunda donuk nazarların ve içindeki çocuk katledildiğinde Hülagünün hırçın atının ayakları altında son bir can çekişine tanık olduğunda kalbinde, yitirilmenin ne olduğunu bilebilseydin keşke...

Bilebilseydin keşke...

Duygu fırçasının dünya mimarisinde ki ihtişamını görebilseydin, hissedebilseydin kanlı bir gün batımında kaçıp giden zamanın neler alıp götürdüğünü senden ve kaybolmayan ve eskimeyen tek şeyinin seni asla terk etmeyen tek şeyinin geçmişinden getirdiğin acılar olduğunu...Hala inkar edermiydin bir kalbinin varolduğunu...

Bilebilseydin keşke...

Benlik ülkesindeki tahta kurulu bulunan yalanların ve aldanışların son soluğunu alırken göğsünde ızdırablı bir sancı yaratacağını, nefes alışının son ızdırabını hatıralarında bulabilseydin keşke...

Bilebilseydin keşke...

Ne hüzündür oysaki kaleme hüküm veren kaide ne derttir kederdir. Vefasız bir sevgili uğruna sarfedilen kelimelerdir... Bu anlamsız uğraşının beyhudeliğine gülümsüyor gibisin, oysa taşa kalbini kazıyan Keremin öyküsüne ağlayabilseydin, taşlar ve ağıtlar arasında kalmış çocukluğumun şiirini okuyabilseydin keşke...

Bilebilseydin keşke...

Bu sanrı bu bir hayal, gerçek olamayacak ne varsa hep o sevginin içinde bulur hâl, "Ne söylersen söyle boş!" dedirtir kâl, sözler ona aşıkken behemhâl, kimi kime şikayet edeceksin ey mâl! Göğsünden sukun eden çağlayanı durdurabilseydin keşke...

Bilebilseydin keşke...

Yılları devirmiş bir pir-i faninin gözlerinde hayat bulan sonbahar hüznünün alında kaybettikleri için yakılan en acı ağıt olduğunu görebilseydin keşke... Kazanmak ve kaybedilmenin nefsani bir hikayenin başıboş kavramlar olduğunu farkedebilseydin keşke...

Bilebilseydin keşke...

Gönlün en âli makam olduğunu. Sevmek ve sevilmek idealinin sadece O'na ait olduğunu... Benliğinden sıryılabilseydin o zaman görebileceğin varlığında fanilik secdesine kapanabileceğim tek zeminin o olduğunu anlayabilseydin keşke... Bırak artık varolmak hevesini, gerçek bilgisizliğin hakikat olduğunu sezebilseydin keşke...

Belibilseydin keşke...

Tevazu beldesinde oturabilseydin keşke. Mütekebbir adımlarla helak etmeseydin beldeni, ilk baharın coşku içinde açacak bahçeleri seyredebilirdin ama sen Hulagû'ya yâr olmayı seçtin, nefretin seni esir ettiğini bilebildeydin keşke..

Aslında kaybedende kaybedilende sensiz...Sesin seni yitirdiğin noktayı...

Keşke bilebilseydin...



Hitam Şud...


"Bağteten olmuş iken tûti gurâba hem-nişin

Yine şekvâyı gurâb eyler gârabet bundadır"


rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı, ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı, asırlardır köhne barınaklarda, küflenen, çürüyen çığlıklarımı,at vuruldu; içim paramparça rüveyda,gölgelerin ardına sakladım kusurumu,sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin,ben burda damla damla eriyip akıyorum,yine de, çiğnetemem kimseye gururumu,istenmediğim yeri sessizce terkederim,hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu,mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim...


Bu ısmarlama yüzler yok mu rüveyda!

Adını döylemek istemiyorum!

Söyle nasıl aşarım pişmanlık dağlarını

Karada balık gibi nasıl yaşarım...

.



Hayat işte. İnsanız neticede. Günübirlik kaygılarımız arasında bir yitiriliş hikayesi. Yitiriliş diyorum çünkü her bakımdan bir kayıp yaşadığımız anlar, cigerlerimize dolan her saniye hayat mumu damla damla erirken ışığı pörsümüş ve zayıflamışken konuştuğumuz her tekellüm bir kayıp. Yürümek istersiniz ya başıboş belki yüzleşmekten kaçtığınız gerçeklerden kaçmak için atarsınız adımlarınızı. Şairin yapayalnız kaldırımları kendisine dost seçmesi gibi sizde rutubetli karanlıklarda yoldaş ararsınız hazin oykünüze. Ama kim sizi şarinin ki gibi bir tahayyülata sahip olmadığınız için itab edebilir ki. Kalrıdımlar o kaldırımlar fakat üstünde yürüyen o ayak o başımı yükleniyor acaba. Zihniniz size yeni bir oyun etmeye başladı. Sonra "Sıradan" gözlüklerinizi takıp hayatınıza küfredeceksiniz. Kaldırımlar aynı kaldırımlar, geceler aynı geceler, yalnızlık hissi o meşhum suratıyla karşınızda peki vecd içinde başı dik hayalini sürükleyen kadın nerede? "Şairlerinde canı cehenneme'" diyorsunuz değil mi. Ve Atbaşını ters istikamete çevirip ordunuzu savaş alanından kaçırıyorsunuz. Aynalara bakacak cesarete sahip olmayanların ülkesinde kimse çirkinliği tarif edemez. Sığıntı gibi korkak adımlarınızı teskin edeceğiniz bir kuytuluk arıyorsanız nafile. Bu yolculukta soluklanmanıza izin verilmeyecek. Acımasızlıkla itam edebilirsiniz birilerini. Ortaya oyle konuşabilirsiniz. Tanrıdan sorularınıza bir cevap isteyebilirsiniz ama kendisini kâle almayan bir sığıntıyı kim dinleyecek ki... Kaldırımlar bile sizi kabul etmemişler yalnızlıklarına, itilmiş bir gölge gibi kovulmuşsunuz gecelerden. O zaman rahatça pireli yatağınızda geberebilirsiniz, mel'un cesediniz çürüdükten ve koktuktan sonra pis kokusu ile farkedilecektir. Pişman mısınız kumar masalarında kaybedilen heyulalardan, bir sigara dumanında ırzına geçilen rüyalardan pişman mısınız...

Erdemden bahsettiklerinde acı acı gülümsüyordunuz. Zekisiniz bu açık ama zekanın her kapıyı açan sihirli anahtar olmadığınında farkındasınız. Nevrotik bir varlık bunalımından aparılan "Cogito ergo sum" teselli pınarında oyalanın bakalım. Bu boyle değil? Hayır. Ne peki? Düşünmek mi istemiyorsunuz artık. İstemiyorsunuz. Ne istiyorsunuz? Hiç bir şey? Olmayan bir şeyi isteyebilir misiniz gerçekten? Düşünmek istemiyorsunuz ne âla. Peki ne yapacaksınız? Yorgun bedeninizle cebi delik pardesünüzü sermaye yapıp yine kumar masalarındaki zarlara mı teslim edeceksiniz kaderinizi? Nasıl bu hâle geldiniz hatırlıyor musunuz? Geçmiş değil mi? Hatırlamak istemiyorsunuz. Ya gelecek? Ümitsiz, ümit etmek istemiyorsunuz. Şu an? Yaşamak istemiyorsunuz? Hayat ile memat arasında arafta mı kaldınız? Bu kadar soru sormamamı istemiyorsunuz. Cevap aramak yıldığınız bir işkence değil mi? Peki defolup gidiyoruz. Sizi yalnız bırakıyoruz...


"Bin gülistâna değişmez bûm bir virâneyi"


Meyhaneyi meyhoştan başka kim kutsayabilir ki...


"Ruh yok savmâanın pir-i âba pâşunda

Hâl var meygedenin rind-i kadeh nûşunda"


Kelimeler ve anlamlar ne güzel oyuncaklarıdır yapacak bir işi olmayan beyhude kimselerin. Yalan ne hoş bir hamurdur sahte mutlu yüzler imal etmek için...


"Aradığın ne ise O'sun sen!"


Bombok bir yıkıntının ortasında doğrun bu gerçek. İçinden çatırdamış metruk bir hanenin yıllardır ayakta kalmış olması şaşırttı seni değil mi? Bardağı dolduracak sonra damla vardı. İçinde o damlanın düşmemesi için parçalara bölündün ve kalabalık bir yakarışın niyazında bütünleştin. Dağılmadı ailen merak etme. Sevgisini göstermekten utanan bir babanın mezalimine tanık oluyordun annenin yüreğinde. İstenmeyen bir varlık olarak hissettin kendini her an göz önünde bulunmaktan korktuğun anlarda sindin odanın en kötümser duvarlarına dayadın başını. Ve hayal büyüsüyle o zaman tanıştın değil mi? O zaman keşfettin elindeki fırça ile yepyeni hülyalar kurmayı. Köhnemiş odanı bir fırça darbesiyle kainattaki en muhteşem sarayın bakire nazarlarla tezyin edilmiş güzelliklerle donatabiliyordun. Gözlerinin parlamasını kimse farketmedi merak etme. Bu deli oyuncağını bu hayali atını kimse görmedi...


Çocukluk, başıboşluk coşkunluğuyla oyaladın bir müddet kendini. Zaten zeki olduğun için çalışmana gerek kalmıyordu. Başka çocukların ancak peygambere duyulabilecek hayranlıkla senin zekana tapınmaları en güzel ayinlerin oluyordu totem kültürüyle beslediğin dünyanda. İçindeki o putu o zamandan beri büyütüyordun farketmedin değil mi. Ne kadar derinlere kök salmış bir karanlık oysaki...Ta çocukluğunda içine saplanan bir ok vardı. Bunu o zamanlar sana anlattıkları çok büyük bir peygamberin çocukluğunda kalbinin çıkartılıp bir altın kapta yıkanması mucizesiyle özdeşleştirmek istiyordun. Mehdinin müjdesini duyduğun vakit içindeki put başını kaldırıp korkunç bir bakış fırlatmıştı sinsi bir tebessüm eşliğinde kanına işlemişti yalanını "O sensin"...

Ağaçların yaratıcısı olarak göğsün gerili dolaşıyordun artık. Hey evler ve hey gökyüzü, "O Benim" başımda sorhoş gibi esrik bir biçimde dönen dokuz katlı felek uyan artık karamsar uykundan "O benim" Kalmasın bu kutlu müjdeden arî bir kimse. Müstağniydin artık en ulu sıfatlarından bir tanesi ismet esmasıydı. Hata yapma olanağın yok gibiydi. Gibi değil düpedüz belki hata yapma imkanından yoksundun. Neler öğretiyordu önder edindiğin karanlık iblis sana.


Ama içine saplanan o ok vardı ya hani. O anlamadığın ve üzerinde durmadığın ok. Hani kalbine atılan o tohum vardı ya. İçindeki bundan hoşnut olmamıştı. Ama durumdan istifade etme planlarınıda hemen kurmuş hiç aksatmamaıştı. Ne kadar planlı ve akıllı bir kimseydi o. Elbette o okun bu kadar derine saplandığını bilmiyordu o. Bir iç kanamasıyla yıllarını bir hüzün saniyesinde kül edeceğini nereden bilebilirdi ki. Neydi o ok biliyormusun? Sevda askerleri...


"Sultân-ı gam nîşimen edelden derûnumu

Sahrâ-yı kalbe leşker-i sevdâ gelir gider"


:) Susmamı mı istiyorsun. Ve soru sormamamı? Gene kaçıyorsun, seni kovalamaktan bıkmadığımı bile bile, nazlı bir sevgili gibi cevelan ediyorsun.


...


Canım sıkılıyor. Buradaki "ı" ları "i" yaparsakta yine aynı anlam çıkıyor biraz kabaca bir şekilde ama korkunç...Uykum var, ortalık soğumaya yüz tutmuş, sigaranın tadı yok, "Depresyondasın" diyor doktor ama gelecek yüzyıl içesinde bu durumumdan kurtulma ümidim yok. Sen beni hasta ettin. Küçücük bir nokta olan "Ben"den ne istedin...



Binlerce âteş...



"Binlerce âteş, binlece duman, binlerce gâm; işte bunun adı âşktır.
Binlerce dert,binlerce eyvâh, binlerce belâ; işte bunun adıda yârdır"

...



Üçüncü sınıf bir kerhânenin rutubetli katlarında ilerliyordu adam. İçeri girerken ki halini düşünüp, gülümsedi. Buraya girmek için epey stres yaşamıştı. Bu fikir bile onun ruhunu cenderede sıkıştırmaya yetiyordu. Ama işte bütün cesaretini toplamış ve buraya girmişti. Zihninim bilinçaltının en karanlık noktalarındaki bu binada ne arıdığını biliyor muydu? "Kelimelerinde hayallerini kovalamaya devam et ve gıp gıcır vesika" zihninde anans halinde olan sadece bu sesi duyabiliyordu. Beyin çeperlerine çarpıp sürekli bir döngüde dönüp duran bu akis ne ifade ediyordu?

Ara sıra kattaki oraların kapılarının yanından geçerken kapı aralıklarından içeri bir göz gezdiriyordu. Öylece oturmuş kadınlar, vardı ama yüzlerini seçemiyordu. Odaya bir sis tabakası çökmüş ve içerideki görüntü ve kişileri bulanıklaştırmıştı. Her haliyle meraklandırıcı manzaralar çıktığı muhakkak diye geçirdi içinden. Sonra derin bir nefes çekip burada aramaya geldiği kimseye konsantre oldu. Ona söylemesi gereken şeyler vardı. Okumasamda bana yaz demişti çünkü. Bu dünyada demişti seni kimse bir şeyi yapmaya yada yapmamaya men edemez. Böyle demişti değil mi? "Bu sözü" diye içinden geçirdi, "Kendisine mi söylüyordu, yoksa "lütfen bana yaz" mı demek istiyordu" İçinden bastıramadığı bir kahkaha koyuverdi. Delilik işte, her yerde hep aynı mantık içinde hareket etmek zorunda.

Kaçıncı kata bile geldiğini bilmeden kapı üzerinde yazan numaraları takip etmeye başladı. Aslında ne kapılar tanıdık geliyordu, ne numaraların ayırdındaydı. Farklı rakamların farklı bir yerleşim içinde farklı manalara kapı aralayacak olmasını umursamıyordu, içindeki bir pusulanın ibresi ise devamlı hakeret halinde. İçselleştirilmiş bir yolculukta içinize asla ve asla bir pusula koymayı unutmamalısınız. Zira kendi dünyanızın genişliğinde kaybolma ihtimaliniz pek ziyadesiyle kuvvetlicedir. Kendi içinde kaybolmuş bir insanı kim bulabilir ki?... Aslında bunları biz mi düşünüyoruz, o mu düşünüyor bu pek belli değil. Kimin kim olduğu belli olmayan bir hikaye hayat buluyor desenize...(Burada yazıyı kaleme alan karakter gülümsemektedir)

Kapılar evet, sıradan ve sıradanlığın çürümüşlüğünde somurtup duran yaşlı ve çirkin kapılar. Turunç numaralar çakılmış oldukları halde bağırlarına her zaman yeni yüzler görmenin tiksintisiyle ruhsuz ve soğuk bir "Hoşgeldin" mimarisi olarak kapılar. Herhalde diyorsunuz bu kapıyı yapan marangoz hiç istemeden almış bu işi...Ortaya çıkardığı tek eser gönülsüzlük...

Yerlerdeki döşemeler, duvarlardaki kirler, tavanlardaki örümcek ağları. Nasıl bir yer burası diye sorası gelir insanın kendisine. Kirli mi kirli bir kıvraklıkta içeride dolaşan hava akımına naz-ü niyaz içersinde işve ve cilve yapan kandiller. Baskın bir karanlık ile sarı bir aydınlık arasında dolaşıp duran gölgeler gibi eşyalar. "Buradan insan mı çıkar tabut mu?" diye korkunç bir soru ile ortaya seridiği gibi şairin kafa patlatıcı bir melankoli sahnesinin dekoru gibi her şey. Heroda sanki korkunç bir intiharın kanlı şahidi. Hayat ve neş'e ve canlılık adına tek bir belirti yok. Hatıraların tozlu raflarında eskimiş anılarınızdan derlenen kabus kitabının ürpertici sayfalarında dolaşıyor gibisiniz. Kapı rakamları sayfa numaralarıyla yer değiştirmiş, kapılar sayfalar birbirine karışmış...

Bir türlü girmek istemiyorsunuz ama, sabahtan beri aslında koridorda falan dolaşmıyorsunuz. Vucüdünüz işte girmek istediğiniz odanın tam önünde. Zihniniz ise bu realite durumundan kaçmak istercesine bilinçaltının en gizemli taraflarına savuruyor kendisini. İçinizde yer eden belirsizlik korkusunu yenmek için hayal afyonu ve esrarı çekiliyor ve an-ba-an damarlarınıza siniyor o mel'un mayhoşluk. Sonra yere uzun uzun baktıktan sorra ayakkabı uçlarınızın şekli hakkında uzun bir müddet düşündükten sonra, kapıyı birden hızlıca açıyorsunuz. Somurtkan kapı dahada somurtarak bu kaba hareket karşısında söylenerek açılıyor. Açzılırken ki çıkardığı seslerde bu yabancıya okkalı bir küfür salladığı hakikat.

Oda; bir yatak, yatağın yanında komodini, onun yanında sol duvara yerleştirilmiş bir elbise dolabı, sağ duvarda duvarın tam ortasında ilginç yekilli bir masa onon hemen üstünde bir yağlı boya tablosu, odanın duvarlarına denk karşıtlıklarla yerleştirilmiş boğuk kandiller, taşla döyenmiş yüzeye bir gülümseme katan sevimli bir halı, çılgın desenleriyle Mâninin o ünlü eserinden aparılmış atıflarla dolu olan. Çeşitli el işlemesi örgülerle bezenmiş masaların üstleri, dolapların kenarları. Ciğerlerine çektiği anda fakettiği keskin bir asetilen kokusu. İçeride hasta birisinin olduğu izlenimi veren çılgın bir nem. Oylesine bir nem var ki içeride bir odada değilde bir mezardaymışsınız sanırsınız o an içinizi ve bu ayıltıcı sanrı karşısında hatta ürperirsiniz bile. Oda ayrıntılarla donatılmış ama bunları anlatmaktan ne kastımız olabilir ki diye soruyor adam kendi kendisine...

"Benimle birlikte biraz dolaşır mısınız? Az biraz açık havada yürüyüşe çıksak nasıl olur, eşlik eder misiniz?"

Bu yabancı dev adam karşısında ürpermiş gözleriyle şaşkınlık içindeki kızcağızı unuttuk mu yoksa. Evet ondan bahsetmeyi unutmuşuz.:)

"Unutmak değil" diyor adam kız yanında yürürken koridor boyunca. "Zaten diyor bütün ayrıntıların anlatmak istediği o iken nasıl ondan bahsedilmemiş olsun. Unutmak değil belki kaçmak kasden onun kelamından. Belki böyle bir şeydir ha?"

"Olabilir ama umrumda değil!"

Ne duymuştu adam, kim konuşmuştu aniden durduğu noktada titreyen elleriyle ne yapacağını bilmez bir vaziyette aklına gelen ilk sorular bunlardı. Yüzünü korkuyla esmer kıza doğru çevirdi. Gözlerinde anlam sorgulayan dedektif bakışlarla süzdükten sonra, biraz tereddüt içinde kalarak "Bir şey mi dediniz hanımefendi" dedi. Kız gözlerini kocaman açmıştı. Suretinde belli belirsiz bir alay vardı sanki. Oylece hiç konuşmadan adamın gözlerine baktı. Adamda onun gözlerinin içen bakıyordu ama içindeki korku damar damar dolaşıyordu sanki. Sonra birden düşürdü gözlerine yere adam; "Afedersiniz devam edelim mi?" diye söyleyip tekrar yürümeye başladılar. Kız bir iki adım geriden takip ediyordu onu. Arkasında hissediyordu onu, ama bazen sanki hiç yokmuş gibide hissettiği oluyordu, böyle anlarda hemen yıldırım çecikliğiyle arkasına dönüp onun orada olup olmadığını kontrol etmek istiyordu. Ama bunu bir türlü yaptıramıyordu zihnine. Kız ayak seslerini önündeki adamın ayak seslerine orantılamıştı. Sanki yürüyen tek bir kişiymiş gibi ses çıkartıyordu döşemeler. Döşemeler,döşemeler,döşemeler, silinip gittiğinde gözlerini kamaşır kızın...

Elleriyle kapıyordu yüzünü. Buna rağmen parmak aralarından sızan muhteşem bir ışığın büyüsünü duyabiliyordu teninde. Tatlı bir sıcaklıkla okşuyordu hararet tenini. Yavaş yavaş kamaşan gözlerini aralamaya başladığında, yine parmak arasından muhteşem bir renk cümbüşüne tanık oldu. Önce gözleri harikulade bir canıllık yeşilliğinde boy atmış çimlerin mütevazi yaygısına, sonra çevresini saran ağaç onyanusunun natürmort mucisesine sonra masmavi gökyüzüne sonra sonra pasparlak güneşe, sonra sonra önünde durmakta olan adama takıldı! Her şeyin olağüstü olduğu bu anda tek sıradan gerçek olarak karşısında gülümseyip durmata olan adam. Uzun boylu, yeşil gözlü, kirli sakallı,ama özentili giyinmiş haliyle, o adam duruyordu. Gülümsüyordu. Kız bir an oraya nasıl geldiğini ve en son hatırladığı şeyleri düşündü. Koridor bütün bütün soyutluğuyla duruyorken ne olduda birden bu tuhaf yerde buldu kendisini. Arada bir kopuş olduğu muhakkak. Döşemelerden sonrası yoktu...Koridorun sonu yoktu...

Hafiften esen bir rüzgarla cilveleşen kaküllerinin yaramazlığıyla açtı gözlerini, onları yeniden bir düzene koyduktan sonra etrafına hayran bakışlarla yeniden göz gezdirdi. Yine hayretle inanmadı bu gördüğü şeylere, çünkü etraftaki yeşilik bu zamana kadar gördüğü yeşil renginden biraz farklıydı. Parlak ve açık yeşil. Çimlerin, ağaçların uzaktaki kavakların renkleri bep diri bir yakut yeşilliğini andırıyordu. Ciğerlerine çektiği hava ise yaşamak sevinci ve neş'esiyle dolduruyordu göğsünü.Onu nefesi hep içinde tutmak istedi bir an, sonra salıverdi, sonra yeniden çekti içine... Vücudunun her zerresine sinmiş bir rahatlama ile koyuverdi kendisini sevgi sularıyla beslenmiş çimlerin üstüne...

"Rüzgar dinlemesini bilen kulaklar için gerkçekten iyi bir şarkıcıdır" diyerek kızı içinde bulunduğu hafif uykudan uyandırdı adam. Kız bir an yine şaşkınlıkla bocaladı onu görünce, uzandığı yerden doğrularak, sert bir bakışla süzdü adamı, adam yeniden düşürdü gözlerini...

"Ne istiyorsun?" diye itab edici bir sertlikle sordu kız.

"Ne istediğimi biliyorsun..." diyerek sakin bir cevapla karşıladı bu atağı adam.

"Ne istediğini bilmek istemiyorum, bildiğimi sanmanıda istemiyorum" biraz sesini yükseltmişmiydi kız, bu cümleyi bitirdiği anda, evet sanırım biraz yüksek sesle konuştum diyerek pişman olmuy gibiydi, ama hemen tekrar "Kin kalkanını" kendisine çekti.

"Kes, sesini ve beni dinle" Adam o kadar kesin bir tonla konuşmuytu ki, kız ancak yutunmakla karşılık verebildi. Adamı baştan aşağı söyle bir süzdükten sonra kendisinden kuvvetli olduğunu kanaat getirip isyankar bir bakış ile yüzünü çevirdi ondan ufka doğru. Adam birden ileriye doğru yürümeye başladı. Kızada kalkıp kendisini takip etmesini işaret etti. Kız bunu yapmak istemediği halde yeniden adamın bir iki adım gerisinde ona eşlik etmeye başladı.

"-Sana seslenmekten vazgeçmemeni istedin benden. Bundan zevk aldığımı düşünüyorsun, oysa sana seslenmek her türlü işimi gördüğüm şu dünyada tek geride kalmış hesap benim için, sana seslenişin kalbini avucumda tutabilmek...- Ün günlük bir çocuğun hikayesini duymuş muydun? Bir kelebek gibi kısa bir hayatı olan ama aslında koskocaman bir çınar olma istidaydıya boy atmak sevdasında iken tarafından bir şüphe putuna katledilen bir tohumun hikayesini duymuş muydun? Üç günlük söyleşilerde ebediyete adanmış söylevlerin hüylasını hazmedemiyor musun?"

Adamın sesinde bariz bir setlik hakimdi şimdi. Kız onun suratına hiç bakmadan sürekli ayak uçlarına bakarak, adamı dinlemeye devam ediyordu.

"Bilmediğin şeyler yoktur. Öyle mi? Böyle mi söylemiştin? Bilmediğin şeyler yoktur bu kada basit değil mi. Nefsine ağır gelecek biliyorum, ama içinde bulunduğunumuz gerilim hattının neden ve niçin kaynaklandığını açıklamak zorundayız. Üzerinde durmadan geçersek o zaman kaybedenler safında bulacağız kendimizi. kaybetmek ideali ise şu kısacık dünya hayatında elde tutulmayacak bir zarar. Her neyse, sana söylediğim şeyleri hatırlıyor musun? Sana içinde bulunduğun benliğin insanı nerelere sürükleyeceğinden bahsetmiştim."

Yılgın bir nefes çekti ciğerlerine donuk bakışlarını gurub etmekte olan şafaklara dikerek devam etti.

" Sevgi ve aşka eğer sıradan bir bakış ile bakarsan göreceğin hiç bir şey yoktur. Sevgi ve Aşk asınlda kainatın yaratılış manzumesinin girizgah anlamlarıdır. Mübalağa olarak görmektesin, bir abartı, bir balon olarak ama, "Sizleri ancak bana kullak edesiniz diye yarattım" diyen bir Rabbin kulluktan maksadının aslında "Sizleri ancak beni sevesiniz ve bu sevginizi gösteresiniz diye yarattım" olduğunu farketmek istemesende, hatta belki nefsin kabul etmek istemesede aslında sevgi dediğimiz zaman içinde acziyet ve zaaf bulunan bir hali kastetmekteyiz. Bu yüzden aslında kulluğun ta kendisinidir sevgi ve aşk. İhtiyaç duymantır. Nefsinden başkasına atmasıdır kalbin. Bu durumları hiç bir zaman kabul etmek istemesede nefsimiz, aksine bir acziyet gururudur aşk. Bu yüzden zor ve ızdırablı gelir. Burnu havalarda dolaşan bir nefis için ne büyük bir beladır oysadı. Hiç bir şeye ihtiyaç duymayan tek varlık Tanrıdır. İnsan olduğumuzu kabul ediyorsak, eğer Tanrı biz değilsek, o zaman ihtiyaç içersinde olduğumuzuda kabul etmeliyiz. Birisine veya bir şeye ihtiyaç duyarak yaşamak ona bağlanmak belki, her dakika onu düşünmek belki bize bir şey kazandırmayacak gibi görünebilir ama nefsimize çok şey kaybettireceği aşikar. Sevgi ve aşk, kendisinden başkaları için duyulan fadakarane duygular. Eğer bu kendi varlığınıza yöneliyorsa, muhakkak Tanrı olmak zorundasınız. Çünkü bir madde içindeki onun kudretini aşan kuvvet, o maddenin helakine sebap olacaktır. Her hikyanenin belli bir uzunluğu vardır, ve maksadından fazla olan şöyleyişler insanı bıkar ve usandırır. Bu bakımdan kısa konuşacağım."

Derin bir nefes çekerek gözlerini kızın gözlerine dikti...Elindeki kağıdı ona uzattı. Kağıtta "Alakaya limonata yazıyordu" Kız şaşkın bir vaziyette, adama;

"Ne demek şimdi bu?"

Adamda şaşırmış bir vaziyette, kağıda uzattı başını, yazılan şeyi okuyunca, gülerek;

"Arkasını oku be" dedi.

Kız kağıdın arkasını çevirdi...

"Başta devlet, dilde himmet, elde fırsat vâr iken
Tut elinden düşmüşlerin sana saadet yâr iken
Kimseye bâki değildir mülk-i devlet simüzer
Bir harâb olmuş gönlü tamir etmektir hüner. M.Fevzi Efendi.(K.S.) Yalancıların en temiz kalplilerinden...

Eğer kendini benden üstün görüyorsan, geri dön, eğer kendini benden aşağı görüyorsan geri dön, eğer içindeki katilin(nefis) o masumu(Sevgi,Kalb) öldürmesine müsaade edeceksen geri dön, eğer dikenlerden bahsedeceksen geri dön, somurtacaksan geri dön, "Ne yana dönerseniz dönün ona dönersiniz" manasındaki "Aslında O'nu içinizde taşıyorsunuz, Aslında O'nun içinde yaşıyorsunuz" hikmetini görmeyeceksen geri dön."

Yılgın olsada biraz rahatlamış gibiydi, yüzünü kıza döndürdü, bir an gözgöze geldiler...

"Ama yanımda kal, her şeye rağmen, bunu isterdim,sende istersen kal yanımda..."
..



"Fânist cihan der o vefâ-nist

Baki heme ô, cümle fânist"


Hazretlerinin yüzüğünde boyle yazarmış. Baki efendi namıyla şöhret bulmuş şairimiz kendisine ait olan bu beyti yüzüğüne dercettirip her surette hatrında tutarmış. "Cihan fanidir gelip geçicidir, ve onda ise vefa namına bir iz yoktur, gerçek şudur ki bâki olan yalnızca O'dur, gayrisi ise yokolucudur" Bu mana Rahman suresinde geçen "Külli men âleyhâ fân" ayet-i celilesinin derûni sırlarından bir sır... Herşey gelip geçici. Hatıralar elemler, acılar ve sâfalar, hemen hepsi geçici. Var dediğimiz elimizde tuttuğumuz şeyler geçici, soluklarımız geçici, sevgilerimiz geçici, yeis ve korkularımız geçici. Kırgınlıklarımız hayranlıklarımız geçici. Sözlerimiz söyleyişlerimiz geçici... Baki olan ise sadece O...


Oyle bahsediyorlar ki Hakk Teâlana esmasının tecellisinde kesin ve kati bir varlık-yokluk kisvesine bürünürmüş. Ancak bizler bu sürekli döngüde bu ayrıntıyı göremezmişiz. Çünkü çok hızlı bir yokluk ve varlık devr-i daimi imiş bu hakikat. Damlaların süratle akmasını biz bir bütün olarak anlıyoruz. Yine parça parça olan devranında felekleri ve kainatı ve dahi atom ve dahi atom altı parçacıkları hep bir bütün olarak anlıyoruz. Bir varlık ve bir yokluk cilvesinde ayan oluyor en gizli hakikatler şüphesiz. Her şey boyleyken asıl var olan şey O' ise kırgınlıklarda geçicidir. Nefretlerde.


Boyleyken hayat ne kadar kısadır oysa ki... Ne bir güzel ağlayabilirsiniz ne bir ân mutluluk şarabından içebilirsiniz. Dinlerseniz Haz.Mevalanya kulak misafiri olalım. Bu fakirin bir şiir müsvettesiyle samimiyet garaz olsun yer etsin gönülde güzellikler..


"Ben seni buldum Allah'ım

Bıraktım gerisini

Benim için yaşam buraya kadar

Bundan otesi yaşama haram

Yaşam bundan otesine

.Onde bir aşk kılavuzu önder o!

Ben bir sarhoş kapıldım hak o!

Yokluk derlerdi buna hissiyat eleminde

Ben varlığı burda buldum cânlar aleminde...


"Gelmez sana bir ziyân ölümden gönlüm

Cân gitsede korkma başka bir cândır ölüm

Geldindi semâdan o vakit yeryüzüne

Bir günde gelir göklere mümkün dönüşün

Kimdir o? Hayat kaynağı eş öldü dedi...

Kimdir o? Güneş söndü âteş öldü dedi..

Mel'un dama çıktı yumdu bir ân gözünü

Düşmandı ya Şems'e, "Bak güneş öldü" dedi

Gitmekte olan şey gemidir aslında

Biz karşı kamışlık akıyor zannında

Benzer buna aynen göçüyor insanlar

Ancak sanıyorlar ki giden şey dünyâ

Toprak oluyor beden çeken kim yasını

Cân ayrı gider gökte kurar dünyasını

Toprakta biten menekşeler örneği

Bir günde güzel selvi verir meyvâsını" ila ileyhi...


Dinlemekten usanmadıysak eğer sözü hükemasına bırakalım, bırakalımda aciz varlığımız ulvi söyleyişlerin âhengiyle sarhoş olsun, bırakalımda gönül kendisine mekan bulsun, cevelan etsin mana kuşu, bir hoşça baksın hakikat hurisi...


Bunu sana itaf ve itam ediyorum...


"Bir gül bahçesinden bir dal kırdıysam ne oldu ki?

Kendimden geçipte bir sevgilinin saçlarına sarıldıysam ne çıkar yani?

İnancı olmayan kişi gibi kendi kendimi yaralamışsam ne olmuş ki?

Bir yan kesicinin aşırdığı malı aşırdırsam ne olmuş sanki?

Koca Bağdat'tan bir zenbil eksik olmuş, buda bir şey mi?

Anbardan bir buğday alınmış ne çıkar bundan?

 felek! Şı hile ve düzen ne vakte dek sürecek?

Bir ancağız sevgili, sevgilisiyle bir hoşça otursa n'olur yani?

Onun söylenmedik gizli şeylerini söyleyeceğim işte, sana ne?

Ne olur söylesemde birazcık gönlüm ferâhlasa!

Aşıkla sevgilisi arasında bir iştir olmuş,geçmiş; sen ne âşıksın ne sevgili, sana n'oluyor?

Lutüf afsununu okuduysa lâ'l dudağımdan en eksildi ki?

Bir hastanın cânı İsâ'dab şifa bulduysa ne oldu yâni?

Bu gece berât gecesiyse herkez bir berat buldu demektir; benimde yanıma yazısız bir ay yüzlü dilber gelirse ne çıkar bundan?

A Tebrizli Şems! Senin aşkından deli divâne olurda âşıkları işten güçten alıkoyarsam onların pazarını alt üst eder dağıtırsam ne olur ki?" Divan-ı Kebir 3-425


Hayat işte bu sözlerden sonra insanı bıkkınlığa sürükleyen bir akış kazanıyor. Aşıkların pazarını alt üst ettin...




...


"Senin kalbinden sürgün oldum ilkin" diyerek ortalığa hakim olan sessizliği bozdu adam. Kızla birlikte yanyana oturmuşlar ve karşılarında boylu boyunca uzanan cennet köşelerini seyrediyorlardı. Güneş batıp batmamak arasında ki o kısa zaman diliminde donup kalmış ufku ayrılık acısı namına ızıla bürümüştü. "Güneş için bile sonrasında vuslat olsada ayrılık ne acı bir durum" diye içinden geçirdi adam. Sonra kıa doğru baktı. Yüzünde hiç bir renk yoktu, içini belli etmiyordu. "Şu an ne düşünüyor" diye sordu içinden. İçinden geçenleri bilmek istedi ama kız her zaman ki gibi içine çekilmişti. Bu durumda ona yaklaşmak imkansız gibiydi. Soğuk duvarlarla örülmüş berlik gibi varlığının bir bölümüne geçilmesine izin vermiyordu. Geçmişi üzüntü ile hatırlayıp pişmanlık kadehinden yudumladı adam, ama kaybedilen şeyleri kırılan şeylerin tamirini temin edebilmekten çok uzak bir tebessümle yeniden yöneldi kıza.


"Devam edelim mi?"


Kız soğuk bakışlar eşliğinde kalktı ayağa. Sesi yumuşak olsada hala içindeki isyanı bastıramamıştı;


"Nereye ve neden?"


Adam bu sorunun geleceğini çok iyi biliyordu. Tekrar derin bir nefes çekerek yürümeye başladı. Kız bu sefer hemen yanı başında yürüyordu. Bunu farketmişti.

"Bir çok şeyin nedenini ararken bir çok şeyi kaybederiz aslında. Anlam belki eşyalara ve olaylara şekil veren yegane kıstas fakat, anlam sezginin önüne geçmemeli. Akıl yerini bilmeli. Hoş bir rüzgar esiyor farkındasın değil mi?" Hastalıkl ıbir tebessüm adamın tüm çehresini kaplamıştı. Konuşmasını kesen öksürüklerin ardından devam etti...


"Bir çalılığın kenarına oturmuş savunma mekanizmalarımızı teskin etmiş bir vaziyette bekliyorduk, bunu anımsıyorsun değil mi, birbirimize çok yakındık o an, ruhunun varlığını sezebilecek kadar yakındık. Elimi uzatsam dokunabilecek kadar yakındık. Ama yakınlaşmaktan korkuyorduk. Belki hiç kimseye açılmadığımız kadar açıldık ufuklarımızı tartmak istercesine kendi dünyalarımızda kendi ummanlarımızın konuk fatihleri olarak sınırları zorlayan bir heyülanın peşinde koştuk. Bir çalılığın kenarındaydı. Gelecek tatlı hayaller şarabından içerek kendinden geçmiş, geçmiş bu mestliğin serhoşluğuyla handan olmuş iken, ân ise kalbinde yalazlanan bir kıvılcım gibi çılgın koşusunda hoyrat bir atın coşkusuna kapıldığında bir çalının kenarındaydın hatırladın mı?"


Gözleri ağır ağır devran eden hüznün cezbesine kapılmış bir bulanıklıkta nemleniyordu adamın. Kız ise bazen kaçamak bakışlarını adamın üzerinde gezdirdikten sonra tekrar o muhteşem manzaraların nadide anlarına bırakıyordu kendisini. Çimleri ezerken ayaklarının çıkadığı hoş ses en hoş bir musiki abidesi gibi geliyordu o an kulaklarına. Mutluluk ve mes'utluk belki yemyeşil bir çim üzerinde uçsuz bucaksız kırların özgürlüğünde adımlamaktı huzuru. Şu tatlı rüzgar oysa ki şu ferahlatan serinlik... Refleks olarak insan kendisini nereden geldiği belli olmayan bir neş'e rüzgarına bırakıveriyor. Çevresinde olan biten bütün şeylerden arınmış olarak kandilleri yanıyor göğünün...O zaman nurlu bir niyaz başlıyor kalbî bir yakarış ritminde...


Kız, iç gülümsemesiyle adama doğıru baktı. Fakat yanında kimseyi bulamadı. Sonra telaşla arkasına baktığında adam yaklaşık otuz kırk adım gerisinde ayakta durmuş bir vaziyetteydi. Sabit nazarlarla kendisini izliyordu. Başını eğdi kız. Kimbilir belki utanmıştı. Sonra tekrar cesur bakışlarla adamı süzdü. Adam hala ona bakıyordu. Küçük bir tebessümle "Gel" manasında duduk büktü, tekrar ağır aksak bir yürüyüşe başladıktan az bir zaman sonra adam yeniden yanında ona eşlik ediyordu.


"Devam eden lütfen" dedi kız. Kararlı bir sesle...


"Yalnızlık nedir? Mükemmelleşmiş bir karakter mi? İhtiyaç içersinde olmamak nedir? Azamet kibir? Çalıların hemen yanı başında oturuyorduk. Yalnızdık. Birbirimizin yalnızlığında sukun buluyorduk. İçimizdeki şüphe ateşlerini söndürmüştük. Emin değildik ama inanıyorduk. Söndürmüştük söndürmesine ama kor halinde kalan şüphe en ufak bir fitne nefesinde yeniden çıldırmış bir aleve döndü. Çalıların yanında huzur vadilerini izlerken, şüphe yılanı sokuldu karanlık gözlerle bizi izlemekten sıkıldığında. Çalılar arasından gelen bir nefret hışırtısı ile tedirgin etti bizleri. Sonra telaşla kapandık kalelerimize. Şüpheli gözlerle izledik birbirimizi. İçimizde dalga dalga yükselen korku ve pişmanlık okyanusunun fırtına öncesi sessizliği kısa sürmedi, söz kılıçları çekildi, ve şüphe putuna adanmış hamlelerle birbirimizin en değerli şeylerini kararlı hücumlar sergiledik. Hayat bir zıtlıklar muacenesi. Sevgi hünkarı otağını çektiği vakit iklim-i dilden, birden kin ve nefret sultanının hükümranlığına kaptırırsınız ülkenizi. Karanlık ayaklar tarafından çiğnenir en nadide bahçeleriniz. Nefret bir âteş gibidir. Yakacak bir şey bulacadığı vakit kendi varlığıyla kısa bir zamandaha sürdürür hararetini. Kendi varlığı için kendinden feragate den bir bencillik erdemini başka hiç bir duygu şövalyesi sergileyemez. O Yüzden karanlıklar ülkesinin hünkarı Nefret illetidir."


"Güzel hikaye" diye geçrid kız içinden...İstihza mı ediyor samimi mi söylüyordu? Bunu bilemeyecektiniz.


"Yaraladık birbirimizi, söz kılıçları keskin hamlelerle kalblerimizi parçaladı. Sonra derin yaraların acısıyla saklandık birbirimizden. Bu sızıntı, anlayamamak, verilmemiş vaadler, hepsi hepsi içimizi kanatan bir yaraydı... "Neden" ve "Niçin" tacirleri gelip türlü türlü marazları sattılar kalbimizden akan kanlara karşılık. Şekiller ve renkler yer değiştirdi ve o derin bir ihtişamın ziveri olan vadiler ağaçlar, gökyüzü ve bahçeler yerlerini kötümser karanlıkların hüküm sürdüğü geceye teslim ettiler. Ortalığı bataklıklar, mağaralar, çukurlar, ve her türlü yabani ve vahşi hayvan ve canavar sardı. Dikenler boy attılar, karardığında iltifat güneşi..."


Adam yorulmuştu. Soluk alıp vermeleri sıklaştı.


"Bugün yaralı kalplerle burada bulunuyoruz. Eğer buradaysak burada bulunuyorsan halen ve bütün olanlara rağmen, eğer hala buradaysak..."


"Sus" dedi kız bir iç çekişinin ardından. Adam kızın yüzüne baktığında istihzaya hazırlanan bir tebessüm gördü. Gözlerini kapattı. Ve acı şeyler duymaya hazırlamışken kendisini, hiç bir şey işitmedi. Gözlerini açtığında kız biraz hızlanmış ve önüne geçmişti onun. Böylesi daha iyi diye geçirdi içinden. Gerçeklerle yüzleşemeyecek kadar korkaksanız insanların yüzüne söyleyemediklerini arkasından söylemek mevzuundada mahirsinizdir. Hikmetli fikirleri kovup tüm cesaretini toplayıp devam etti adam..


"Seni kırdığımı biliyorum, sen de beni incittiğinin farkındasın, insanların kalblerine yaralar açıp kızgın demirlerle onları dağlamak istemeniz ve bunu sevgi adına yapmanız garipti doğrusu. Ama geçmiş. O çılgınlıkla na-noş sadalar guş ettik hep beraber. Yaralandık. Zehirlendik. Damaklarımızda artık o zehirden kalma acılıklar var."


Hızını biraz yükseltip, kızın önüne geçti. Kararlı ve bir o kadarda delirmiş bakışlarla kızın gözlerinin içene bakıyordu...O sırada yukarıda uçmakta olan bir kuşun sesi geliyordu. Her şey sessizleşmeye başladı. Rüzgar sesini kıstı. Ağaçlar artık sallanmıyorlardı esrik nağmeler sukut etmiş, tabiat lâl kesilmişti. Bir tek sadec o kuşun sesi geliyordu. Adam sinirli bir el hareketi ile kuşu çıkardı dekordan. Şimdi kesin ve kat'i bir sukut çöreklenmişti...Bir müddet sinir harbi gibi bakışlar birbirlerinin endamını sezdiler. Kılıçlar kınlarından çıkarmışlardı başlarını. En ufak bir gürültüde tekrar birbirine saldıracak iki cengaverin son bir duraksama anındasınız artık...


"Zehirde benim, merhemde. Yarada benim emde. Dertte benim, dermanda. Kalbinin kırıldığını biliyorum, ama onu kıran eldir yine onu sıvazlayacak olan şifa afsunuyla. Üzendir mutlu edecek olan...Zehirde sensin, merhemde, dertte sensin dermanda, Kabimi kırdığını biliyorsun, ama onu kıran eldir yine onu sıvazlayacak olan şifa afsunuyla. Üzendir mutlu edecek olan...,Zehirde biziz merhemde..."


Bunları söyledikten sonra her şey o kadar sessizleşmişti ki...




.